الإثنين, 05 نيسان/أبريل 2021 17:29

Batı Kanunu: Kurtlukta Düşeni Yemek

كتبه
قيم الموضوع
(0 أصوات)

Kapitalizmin ulaştığı bu yeni aşamada, adına finans kapital denen, mali sermaye ve sanayi sermayesinin birleşiminden oluşan büyük sermaye grupları ve tekeller ortaya çıktı. Eski tip sömürgecilikten farklı olarak, özellikle 1870’lerden itibaren ortaya çıkan emperyalizm, bu kapitalist ekonomik gelişimin sonucudur.                                         

Batı Kanunu: Kurtlukta Düşeni Yemek

     Coğrafi keşiflerden sonra hiç şüphesiz dünya tarihini en çok etkileyen değişimlerden biri, Sanayi Devrimi’dir. İlk kez James Watt tarafından 1765’te icat edilen buhar makinası,bilindiği gibi, sanayi devriminin simgesi olmuştur. 19. Yüzyıl ortalarından itibaren ortaya çıkan gelişmeler, başta emperyalizm olmak üzere, Sanayi Devrimi sonrasında dünya ekonomisinde meydana gelen büyük dönüşümün eseridir.

     Sanayi Devriminin ekonomik temellerini sömürgecilik sağladı. Coğrafi keşiflerle başlayan Avrupa’nın sömürgecilik seferleriyle, dünyanın dört bir yanından çok değerli kaynaklar Avrupa’ya getirildi. Böylece ortaya çıkan zenginlik, Avrupa’da genel olarak refah düzeyinin artmasına ve ekonomisinin büyümesine yol açtı. Önceleri Doğu’dan çok sayıda tekniği devşiren Batı’ydı ve 18. Yüzyılın sonuna kadar dünya üzerinde ihracat gücü Batı değil Çin’di. Hindistan muazzam ihracat kapasitesine sahipti.[1]

     Sömürgeci kapitalist anlayış bulunduğu çağa göre konjonktürel davranarak ya entrikalara dayalı siyaset gütmüş, ayak oyunlarıyla ileride muhtemel küresel rakiplerini “yardım” adı altında bağımlı hale getirmiş ya da daha vahşi yöntemler kullanmaktan çekinmemiştir. İngiliz emperyalizminin vahşi uygulamasına çarpıcı bir örnek vermek gerekirse; Hintli dokumacıların başparmaklarını keserek onları Hint kumaşı üretemez hale getirmiş, böylelikle hem dünya pazarlarında İngiliz kumaşlarının egemenliğini sağlamış, hem de Hindistan’ı İngiliz kumaşlarının müşterisi haline düşürmüştür. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi yönetiminde olan William Bolts, bu vahşeti yapan şirketine isyan ederek ayrıldıktan sonra, İngilizlerin Hindistan’da yerli dokumacılığı öldürmek için yaptıkları her şeyi, ilk basımı 1772’de Londra’da yayımlanan “Considerations on India Affairs” adlı kitabında belgeleriyle anlatmıştır.

     “İngilizlerin fabrika ürünü kumaşları, ucuz olduğu için pahalı el üretimi Hint kumaşlarının yerini almıştır.” diyen komünizm kuramcılarından Friedrich Engels, ne gariptir ki, vahşi kapitalizmin bu gerçeğini görmezden gelmiştir.[2]  

     Kapitalizmin ulaştığı bu yeni aşamada, adına finans kapital denen, mali sermaye ve sanayi sermayesinin birleşiminden oluşan büyük sermaye grupları ve tekeller ortaya çıktı. Eski tip sömürgecilikten farklı olarak, özellikle 1870’lerden itibaren ortaya çıkan emperyalizm, bu kapitalist ekonomik gelişimin sonucudur. Temelde sosyo-ekonomik gerekçelere dayanan emperyalizm, farklı dönemlerde farklı biçimlerde meşrulaştırılmıştır. Emperyalist siyaset, ülke içinde bir ulusal gurur ve itibar unsuru olarak sunulmuştur. Bu çerçevede “beyaz adam sorumluluğu” ön görüsüyle algı ve empoze oluşturularak Avrupa’nın, gittiği yerlere “medeniyet” taşıdığı, bunun bir misyon olduğu iddia edilmiştir.[3] Günümüzde de neo-kolonyalizm aynı iddialarla ve bu kez “demokrasi” getireceğini söyleyerek ve sömürü alanlarını yeniden keşfe koyularak, kan ve gözyaşı ve sefaletten başka bir şey getirmemeye devam etmektedir.

     19. Yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti’nin dış ekonomik ilişkilerini, Avrupa’da meydana gelen Sanayi Devrimi ile başlayan hızlı değişimler ve yeni şekillenmeye başlayan kapitalist dünya ekonomisinden ayrı değerlendirmek mümkün değildir. 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı Avrupa kolonyalizmin getirdiği avantajlarla oldukça güçlenmiş, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere sömürgeleştirecekleri coğrafyaları aralarında anlaşarak paylaşmışlar ve yeni sömürü alanlarına doğru yönelmişlerdir.[4] Osmanlı İmparatorluğu tüm bu gelişmeler yaşanırken Avrupa’dan yayılan nasyonalizm (milliyetçilik) akımıyla içten içe kaynamakta, bunun yanında Sanayi Devrimine eklemlenmede ağır davranıldığı için kontrolü altındaki yerlerde bulunan yeraltı ve yerüstü doğal kaynaklardan yararlanamamaktan dolayı ağır mali krizlerle boğuşmaktaydı. 1831 yılında Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanı, 1838’de İngiltere ile imzalanan Balta Limanı Antlaşması ve Tanzimat Fermanı, Osmanlı maliyesi için yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmuştur. Balta Limanı Antlaşması ve Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra meydana gelen olaylar Osmanlı mali yapısında derin krizler ve hasarlar meydana getirmiştir. Avrupa ticari hayatına uyum sağlamak amacıyla gümrük tarifeleri tümüyle değiştirilmiş ve yeni ticari anlayışa dair bir dizi yeni düzenleme uygulamaya konulmuştur. Ancak bütün bu düzenlemeler yerli işadamlarından ziyade yabancı işadamlarının lehine olmuş ve Osmanlı pazarlarında uygulanan ticari tekel birinci sıradan yabancı sermayedarların işine yaramıştır. Bu yetmezmiş gibi, 1838 Ticaret Antlaşması ile İngiltere’ye verilen imtiyazların bir benzeri yakın bir tarihte Fransa’ya da verilmiştir. Ve fakat verilmek zorunda kalınan imtiyazlar İngiltere ve Fransa ile sınırlı kalmamış, 1839-1846 yılları arasında diğer Avrupa devletlerine de verilmiştir. Elbette bu durum yabancı tüccarlar ve onlarla iş birliği içerisinde olan Gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarının iç ticarette önemli bir yer edinmelerine sebebiyet vermişti. Osmanlı coğrafyası, yabancılar ve yabancı ürünler için adeta açık pazar haline gelmiştir. Kısa bir süre sonra ihracat ve ithalat dengesi altüst olarak devletin dış ticaret açığı belirgin bir şekilde artmıştır. Ticaret Antlaşması’nın imzalanmasından on yıl kadar bir zaman sonra, Osmanlı Devleti dış kredi bulabilmek için Avrupa bankerlerinin kapısını çalmak zorunda kalmıştır. İlk borçlanma, Kırım Savaşının getirdiği sıkıntılardan 1853 yılında İngiltere ve Fransa’dan olmuştur. Açılan bu yoldan sonra yeni borçlanmalar birbirini takip etmiştir.                                                  Osmanlı Devleti’nde uygulanmaya çalışılan ıslahat hareketlerinin başarısızlıkla sonuçlanması mevcut idari, mali, siyasi ve askeri durumu daha da içinden çıkılamaz hale getirmiştir. Osmanlı yönetimi 1875’te içinde bulunulan mali şartlar dolayısıyla borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etmiştir. Diğer bir ifadeyle Osmanlı-Rus Savaşı devletin içerisinde bulunduğu mali yapıyı daha da kötü hale getirmiştir. 1880 yılının başlarında, Osmanlı Devleti’nin ödemek zorunda olduğu dış borçların toplam miktarı 250 milyon Türk Lirasını bulmuştur.[5]

     1878 Berlin Kongresi’nin çok öncesinde 1871’e gelindiğinde reform hareketleri, basit bir geçmişe dönüş politikasını imkânsız kılacak kadar yol almış bulunmaktaydı. Eski düzenin yıkılması, onun yeniden ihyasına imkân bırakmazcasına köklü olmuştur; iyi veya kötü, Türkiye’nin önündeki tek yol, modernleşme ve Batılılaşma yolu olarak görülmekte ve algılanmaktaydı. Hızlı veya yavaş, doğru veya dolambaçlı gidilebilirdi, fakat geriye dönülmesi imkânsız hale gelmişti.[6]                                                  

     Berlin Kongresi Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa Kıtasında etki ve güç potansiyelinin mikro düzeye indiği, önemli toprak kaybına uğradığı bir dönüm noktasıdır. Bulgaristan yarı bağımsız bir statüye kavuşuyor,  Bosna- Hersek ise Avusturya- Macaristan idaresine bırakılıyordu. Zaten Sırbistan ve Karadağ’ın önceden İmparatorluktan koptuğunu göz önüne aldığımızda,  Makedonya hariç; Osmanlı İmparatorluğu’nun Slav tebaasını kaybettiğini söylemek yanlış olmaz. Rusya, İngiltere, Fransa, Avusturya- Macaristan gibi geleneksel güçlerin, İmparatorluğun yağmasına yönelik bir politika izlediklerinin en bariz ve net görünümü Berlin Kongresi’dir.[7] Osmanlı İmparatorluğu bu döneme girdiğinde artık Avrupa sermayesi tarafından baskı altına alınmış bir ülke görünümüne dönüşmüştü. Maliyenin iflası ile bir müddet sonra, 1881 Muharrem Kararnamesi ile bu durum kurumlaştı. Bu kararnameyi müteakip Babıâli’nin kredi aldığı iç ve dış kuruluşların temsilcileri ile finansal problemlerini çözebilmek amacıyla Borçlar İdaresi anlamına gelen Düyun-ı Umumiye Komisyonunun kurulmasıyla neticelenecek bir sözleşme imzalanmıştır. Düyun-ı Umumiye Komisyonu, Avusturya-Macaristan, İngiltere, Hollanda, Fransa, Almanya, İtalya ve Osmanlı Devleti’nin görevlendirdiği Osmanlı Bankası temsilcilerinden oluşmuştur. Bu komisyonun kurulması ve göreve başlaması ile Osmanlı finans yönetimi açıktan açığa yabancıların eline geçmiş, memleketin gelirlerine el konulmuştur.

     Ülkede belirli altyapısal yatırımlar yabancı kontrolünde gerçekleşiyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu yıllarda dış borçlar toplamı 2 milyar Frank civarındaydı. Bu borca karşılık bazı vergiler, birkaç eyaletin aşar geliri, gümrük resmi, tütün ve tuz tekeli, pul ve ispirto vergisi, İstanbul Balıkhane rüsumu, bazı eyaletlerin ipek resmini toplama yetkisi Düyun-ı Umumiye’ye bırakılmıştı. Mevcut durumdan faydalanmak isteyenler fırsatı ganimet bilerek Osmanlı’nın bu mali buhranından kendilerine pay çıkarma peşindeydiler. Filistin’de Yahudilere toprak verilmesi koşuluyla Osmanlı Devleti’nin finansman problemlerinin halledilmesi konusunda yardımcı olacaklarına, hatta borcun tamamını karşılayacaklarına dair Dr. Theodor Herzl, Hariciye Müsteşarı Artin Paşa’ya padişaha iletilmek üzere teklif sunar. Bu teklif mektubunda[8] “Düyun-ı Umumiye idaresini def’ ve memleketinizin kuvvet ve menâbi’-i servetinden istifadeye yeniden mübaşeret etmelisiniz…”(Düyun-ı Umumiye’yi ülkenizden uzaklaştırıp Osmanlı’nın kuvvet ve zenginlik kaynaklarını yeniden elinize almalısınız) diyerek, “… Murakabe-i ecnebiyeden kurtulmanızı teklif ediyoruz. Biz sizden tebâ’üd veya sizi terk edecek değiliz. İstikbalimizi istikbalinize rabt ve ta’lik arzusunda bulunuyoruz…” (asla sizden uzaklaşmaz ve asla sizi terk etmeyiz. Geleceğimizi sizin geleceğinize bağlayarak kader birliği yapmak istiyoruz) şeklinde ifadeler yer almaktadır.[9]

     Bu arada ülkenin doğal zenginliklerinin, tekelci imtiyazlar halinde yabancılara verilmesi süreci hızlandı. 1883’te tütün tekel olarak bir Fransız kuruluşuna, 1896’da Ereğli kömürleri bir başka Fransız şirketine, 1887’de boraks madenleri İngilizlere, 1892’de Balya- Karaaydın linyitleri yine bir yabancı sermayeli Osmanlı şirketine, 1893’te ise aynı nitelikli Kassandra (Kösendire) şirketine manganez imtiyazı verildi.                        Osmanlı ülkesinde maden kömürü çıkarımı diğer endüstriyel madenlere göre en büyük miktarı oluşturuyordu. Gündüz Ökçün’e göre, 1902-1911 yılları arasında maden üretiminin yarıdan fazlası yabancı şirketlerin elindeydi. Özellikle maden kömüründe yabancı payı % 65-68 oranındaydı ve toplam maden üretiminde Osmanlı uyruklu sermayenin payı giderek azalıyordu.                                                                                          Mithat Paşa’nın gerçek kurucusu olduğu, fakat bir banka statüsüne daha sonra kavuşan Ziraat Bankası dışında ulusal bir banka yoktu ve Osmanlı İmparatorluğu güçlü yabancı bankaların istilasına uğradı. Devletin emisyon bankası olan Banque Imperiale Ottamane (Osmanlı Bankası) dahi Fransız-İngiliz sermayesiyle kurulduğu zaten bilinen bir gerçekti. 1888’de Avusturya-Fransız sermayeli Selanik Bankası, 1906’da Deutsche-Orient Bank faaliyete geçti. Bunun yanında İtalya, Hollanda, Avusturya bankalarının şubeleri ülkenin her yerine yayıldı.                         Tanzimat’tan beri dış ticaret açığı kronik bir durum almıştı. Bundan dolayı en hayati yatırımlar bile yabancı sermayeye mahkûmdu. En başat yatırım, imparatorluğun askeri, idari, iktisadi mekanizması içinde hayati öneme sahip olan demiryollarıydı. Osmanlı devleti kendisi açısından işlerlik oranı düşük bir demiryolu ağı için muazzam bir borç altına girdi ve hatta bunun için bazı vilayetlerin aşar geliri karşılık gösterildi.[10]    

 Doğu’nun Fısıltılarından İlham Alanlar

     Çok açıktır ki, Berlin Kongresi Osmanlı devletinin iç ve dış siyasetinde çok önemli kırılmalara sebep olmuştur. Berlin Kongresi’nden sonra Osmanlı İmparatorluğu yöneticilerinin büyük devletler arasında Almanya’ya yakınlık duymalarının başlıca nedeni, diğer devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’na yaşama şansı bırakmayacak şekilde stratejik pozisyon almalarından kaynaklanmıştır. Aslında o dönemlerde II. Abdülhamid farklı manevralarla İmparatorluğu güçlendirme çabası içindeydi. Batılı ülkelerin emperyal çabalarına karşı farklı ülkelerle ikili ilişkiler kurmaya yönelik girişimlerde bulunmuyor değildi. Japon Prensi Komatsu Akihito’nun İstanbul’u ziyaretiyle başlayan Osmanlı- Japon ilişkileri ne yazık ki köklü siyasi ve ekonomik ilişkilere dönüşemedi. 1889 yılında Japon İmparatoru’na Osmanlı Nişanını götürmek üzere Ertuğrul Fırkateyni yola çıktı. Bu vesileyle dış politikada önemli bir adım atılmış olacaktı ki anlaşıldığı kadarıyla da asıl amaç buydu. Nitekim Fransız Hariciye arşivlerindeki bazı belgelerden anlaşıldığı kadarıyla Sultan Abdülhamid’in bu tip faaliyetlerinin tesiri o kadar büyük olmuştur ki, mesela Çin’de bunu görmek mümkündür. Pekin’de kendisi adına bir İslam Üniversitesi (Pekin Hamidiye Üniversitesi) açılmış ve kapısında Osmanlı bayrağı dalgalanmıştır. 1901’de Enver Paşa başkanlığında Çin’e gönderilen heyetin faaliyet ve temaslarının bu yönde geliştiğini biliyoruz.[11]                                                                           

     Avrupa devletlerine karşı denge politikası izleyen II. Abdülhamid diğer taraftan da halifelik makamını öne çıkararak Müslüman dünyada etki alanını genişletmeyi ve dinamik tutmayı amaçlıyordu. Böylelikle Arap topraklarından Uzakdoğu’ya uzanan Müslüman coğrafyada hilafet makamının etkin gücü hissettirilerek dış ve iç politik baskılardan kurtulma ya da en aza indirme amaçlanıyordu. Sultan Abdülhamid, kendisinin de Şazeli tarikatı geleneğinden gelmesini yerinde değerlendirerek bazen bir tarikat şeyhini, bazen bir mollayı Afrika’nın içlerine, Uzakdoğu’ya kadar yollayarak, oralarda yaşayan Müslümanları kendi hilafet unvanı etrafında toplamaya çalışmış ve bu faaliyetlerini Kuzey Afrika’da da yürütmüştür.[12]

     Rusya’nın İstanbul büyükelçisi Nelidov, kendi Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 25 Temmuz 1889 tarihli raporunda Ertuğrul Fırkateyni’nin amacını aslında doğru bir şekilde özetliyordu: “…Bu kere gönderilecek olan Ertuğrul Fırkateyni’nin asıl amacı, Kızıldeniz ve Arabistan sularında Osmanlı bayrağının dalgalanması, bir de çok sayıda Müslümanın bulunduğu Hindistan’da, Sultan’ın emeli olan gösterilerin yapılmasıdır. Ertuğrul Fırkateyni, yerli Müslümanların manevi güçlerini, Sultan’a olan bağlılıklarını arttırmak için, bazı Hindistan limanlarına uğrayacaktır. İngilizler ise, onların Sultan’a olan manevi itaatlerini kırmak için hiç durmadan çalışmaktadırlar.”[13]

     Ertuğrul Fırkateyni 7 Haziran 1890’daYokohama Limanı’na ulaştığında görevini tamamlamıştı. Japonya ziyareti yolunda Hint ve Pasifik okyanuslarında Osmanlı bayrağını dalgalandırmış, uğradığı limanlarda yoğun ilgi görerek Arap bölgelerinden Uzakdoğu’ya kadar Müslümanların halifeye sadakatini tazelemişti. Ertuğrul Fırkateyni’nin dönüş yolunda bir kaza sonucu batması nedeniyle 540 kişilik mürettebattan 69 kişi kurtulabilmiştir. Bu 69 kişi tedavilerinin ardından Kongo ve Nippon Hiyei adlı iki Japon gemisiyle 2 Ocak 1891’de İstanbul’a getirilmişlerdir. Bu olay Osmanlı- Japon ilişkilerinde derin duygusal bir bağın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Kazada şehit olanların yakınları için başta Osmanlı dâhilinde olmak üzere, diğer ülkelerdeki Müslümanların yardım için seferber olması Rus büyükelçisini doğrular niteliktedir. Pankaj Mishra kitabında o dönemdeki Osmanlı- Japon ilişkilerini farklı bir yorumla dile getirir: “1890’lar ve sonraki on yıl boyunca Japonya’nın ünü İstanbul’da artmaya devam etti; özellikle de Osmanlıların on yıllardır yapmaya çalıştığı ama başaramadığı şeyi Japonya başardı ve Avrupa’nın buyurduğu uluslararası ilişkiler sisteminde eşit pozisyona geldi. İslam Birliğini körüklemeye çalışan Abdülhamid, Japon İmparator’un Asya’da yükselen statüsünden rahatsızdı.  Japon İmparatorunun Japonlara İslamı öğretip anlatacak âlimler göndermesi isteğini Cemaleddin Afgani’nin tavsiyesiyle kibarca geri çevirdi. Ama diğer taraftan Japonların modernleşirken imparatorlarına sadık kalmalarından da etkilendi.”[14] Mishra, her ne kadar şüphe götürür bir iddia olsa da; kuşkucu bir kişiliği olan Abdülhamid’in Japon İmparator’u Meiji Mikado’nun Müslüman olup kendisine rakip olmasından endişe ettiğini de iddia etmektedir.[15] Ancak meselenin aslı şudur: Sultan Abdülhamid Cemaleddin Afgani ile bu konuda istişare eder. Afgani şöyle der; “Ey Sultan hazretleri, eğer Japonya'ya bu âlimleri gönderirsen bunlar ancak Japonları İslam'dan uzaklaştırırlar. En iyisi şimdilik ona güzel bir hediye gönder, sonra uzman âlimleri yetiştir ve onları Japonya'ya gönder.”[16]

     Mishra’nın dediği gibi olmasa bile, 1904-1905 Rus-Japon Savaşı (Tsuşima Savaşı)’ndaki Japonya’nın zaferi modern çağda ilk kez bir Asya devletinin Avrupa’ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi şeklinde algılanarak bu kıvılcım, Asya ve Afrika ülkelerinde bağımsızlık orijinli toplumsal hareketlere esin kaynağı olmuştur. Burada, Japon yöneticilerin İslam’a olan ilgileri noktasında dikkat çeken önemli bir ayrıntıdan söz etmek gerekiyor: Said-i Nursi, Meşrutiyet’in ilanından önce yani, 1907’de Japonların Başkumandanı olarak ifade ettiği kişiyle ilgili olarak  (muhtemelen “Başkumandan” olarak kastedilen Japon İmparatorudur.) şöyle diyor: “Bundan kırk sene evvel ve Hürriyet’ten (Meşrutiyet) bir sene evvel İstanbul’a geldim. O zaman Japonya’nın Başkumandanı, İslâm ulemasından dinî bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münasebetle bana sual ettiler.”[17]

    Aynı şekilde; ünlü fikir adamı, davetçi ve seyyah Sibiryalı Türklerden Abdürreşid İbrahim de 1930 yılında Kahire’de verdiği bir konferansta; Japonların İslam’a ilgi duyduklarını ve Japon imparatoru Meiji’nin II. Abdülhamid’ten İslamı anlatacak vaizler istediği bir mektuptan bahseder. Mektupta Abdülhamid’e hitaben: “Bildiğiniz üzere ben ve sen Batılıların izni olmadan bir şey yapacak durumda değiliz. Şayet halklarımız birleşirse güçlü oluruz.” şeklinde birlikte hareket etme çağrısında bulunduğuna da dikkat çeker. Bütün bunlardan anlaşılan Japon yönetimi hem İslam’a hem de Osmanlı’ya birçok sebep sıralayabileceğimiz nedenlerden dolayı büyük ilgi duymuştur.[18] 

     Japonların Ruslar karşısındaki zaferi “Doğu’nun zaferi olarak algılandı ve Türkiye’den Mısır’a, İran’dan Hindistan’a, Endonezya’ya varıncaya kadar bir hinterlant oluşturdu.  Britanya İmparatorluğu’nun sömürge haline getirdiği Hindistan’ın genel valisi Lord Curzon, bu zaferin yankılarının bir gök gürültüsü gibi Doğu’nun fısıltılı koridorlarından geçtiğini söyleyerek korkularını dile getiriyordu. Başkan Theodore Roosevelt, bu zafer için; “dünyanın bugüne kadar gördüğü en büyük fenomendir” diyordu.

     Osmanlı İmparatorluğu Japonya’yla ilişkilerini her ne kadar sınırlı tutmaya kalkmışsa da bu savaş sonucunda “kelebek etkisi”ne benzer, bir sonuçla tüm dünya karşı karşıya gelmiştir.                                                                      

     Japonya zaferinden cesaret alan Jön-Türk hareketi, 1908’de Sultan Abdülhamid’i 1876’dan beri askıda olan anayasayı yeniden yürürlüğe koymaya mecbur etti. İranlılar 1906’da ulusal bir meclis oluşturdular. Aynı yıl Mısır, İngiliz işgaline karşı ilk büyük kitlesel gösterilere sahne oldu. Japonya’nın zaferinin domino etkisi, Hollandalı sömürgecilerin birleştirdiği Endonezya takımadasında bile hissedildi. 1908’de Javalılar ilk milliyetçi partiyi kurdular. Mısır’da Müslüman Kardeşler Hareketi’nin esin kaynağı olan Reşit Rıza (1865-1935), Japonya’yı İslamlaştırma ve Avrupa imgeleminin “sarı tehlike”sini bütün Asya’yı kapsayacak şekilde Batılılardan kurtuluş hareketine dönüştürme olasılığı üzerine heyecanlı yazılar yazdı.[19]                                                                        

     Halide Edip (Adıvar), Japon zaferinden kaynaklanan sevinçle 1905 yılında doğan ikinci oğluna, Japon Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Togo’dan mülhem Hasan Hikmetullah Togo ismini verecek kadar bu duygusunu ileri götürdü.[20]                                       

     Gandhi, oldukça etkilendiği bu zafer için “ Japonya’da zengin ya da yoksul herkes haysiyete inanmaya başlayınca, Ülke özgürleşti. Rusya’ya bir şamar atabildi… Aynı şekilde bizim de haysiyet ruhunu hissetmeye ihtiyacımız var” diyordu.            

     1905’te Japonya’nın Rusya’yı yenmesi Asya halklarındaki bağımsızlık hareketlerini, etkileri hissedilir şekilde güçlendirdi. Gandhi’nin 1905’te öngördüğü gibi “Doğunun halkı” sonunda “uyuşukluktan kurtuluyor”du. Lord Curzon’un korktuğu Doğu’nun fısıltıları, kısa sürede yükselip, açıkça ifade edilen iddia ve taleplere dönüşecekti.                                                

     Yirminci yüzyılın başında dorukta olan, Avrupa’nın Asya üzerindeki hükmü dramatik bir biçimde zayıflayacaktı. Ancak süreç içinde bağımsızlık hareketleri Avrupa’nın ve Amerika’nın ekonomik ve siyasal etkilerine karşı yeterince direnç gösteremediler ve ellerindeki kendi toplumlarına ait değerleri dışlayarak bu akımlar da batıcı bir entelektüel duruşa evirildiler. Hegel’den “Onlar kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir.” diyen Marx’a[21] ve John Stuart Mill’e kadar Avrupa’nın en etkili düşünürlerinin kendi kendini yönetmeye uygun görmedikleri “Bağımlı Halklar” olarak tarif ettikleri bu halklar, maalesef özgün ve yerli fikirler üretmek yerine Doğu’yu aşağılayan bu düşünürlerin gölgesinde hareket etmeyi tercih ederek tarihin kuytu köşelerine kendilerini mahkûm ettiler.

[1] Jack Goody, Avrasya Mucizesi, Küre Yay., 2013, s.128-141

[2] Cengiz Özakıncı, Hangi Osmanlı, Bütün Dünya Dergisi, Başkent Üniversitesi Kültür Yay., Nisan 2011, s.64-65

[3] Ersin Embel, Emperyalizmin Yükselişi ve Sonuçları, Siyasi Tarih, Anadolu Üniversitesi Yayınları No:2981, Ankara, 2013, s.39-40

[4] İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, Alkım Yayınları, İstanbul, 2005, s.13

[5] M. Metin Hülagü, Sultan II. Abdülhamid Dönemi ve Demiryolu Politikası, s.5 http://www.metinhulagu.com/images/dosyalar/201203021125000.pdf,  

[6] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1998, s.127

[7] Ortaylı, a.g.e., s.39

[8] Osmanlı Belgelerinde Filistin, TC. Başbakanlık Devlet Arşivleri Osmanlı Arşivi Daire Bşk.’lığı, İstanbul, 2009, s.303-304

[9] Belge No:1a ve 1b (makalenin sonundadır)

[10] İlber Ortaylı, a.g.e., s.40

[11] İ. Süreyya Sırma, Sultan II. Abdülhamid’in Çin’e Gönderdiği Enver Paşa Heyeti Hakkında Bazı Bilgiler, 5-9 Şubat 1979 tarihli 2. Milli Türkoloji Kongresi’nde sunduğu tebliğinden

[12] İ. Süreyya Sırma, On dokuzuncu Yüzyıl Osmanlı Siyasetinde Büyük Rol Oynayan Tarikatlara Dair Bir Vesika, İstanbul Edebiyat Fakültesi, Tarih Dergisi, Sayı:31, İstanbul, 1978, s.183

[13] Ömer Ayanlı, Türk Japon İlişkilerinde Ertuğrul Fırkateyni, www.dunyabulteni.net /Tarih Dosyası,7 Ocak 2014; Ayrıca geniş bilgi için bkz: F. Şayan-Ulusan Şahin, Türk-Japon İlişkileri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2001

[14] Pankaj Mishra, Asya’nın Batıya İsyanı, Alfa Yayınları, 2013, s.169

[15] Pankaj Mishra, a.g.e., s.149

[16] “Cemaleddin Afgani Hakkında Tanıklık”,   Abdürreşid İbrahim’in 1930’lı yılların başında Kahire’de Müslüman Gençlik Derneği’nde verdiği konferans metninden   www.haksozhaber.net/cemaleddin-afgani-hakkinda-taniklik-15644h.htm  -22.07.2010

[17] Said Nursi, Şuâ’lar, Yeni Asya Neşriyat, Almanya, 1994, s.313

[18]  http://www.haksozhaber.net/cemaleddin-afgani-hakkinda-taniklik-15644h.htm -22.07.2010

[19] Pankaj Mishra, a.g.e., s.15

[20] tr.wikipedia.org> Halide Edip Adıvar

[21] Edward W. Said, Şarkiyatçılık Batı’nın Şark Anlayışları, Metis Yayınları, İstanbul, 2013, s.9

 

قراءة 383 مرات آخر تعديل على الإثنين, 05 نيسان/أبريل 2021 17:35
Hüseyin Caner AKKURT

Araştırmacı-Yazar

الدخول للتعليق