Salı, 08 Mart 2022 10:40

ASSAM Bşk. Yrd. Ali Coşar'ın 2015 Yılında Yayınladığı ve Bugüne Işık Tutan Değerlendirmesi

Yazan
Öğeyi Oyla
(2 oy)

ASSAM Bşk. Yrd. Ali Coşar'ın 2015 yılında yayınladığı ve bugüne ışık tutan değerlendirmesi yayınlanmıştır. 17 Ekim 2015 tarihinde ASSAM Bşk. Yrd. Ali Coşar tarafından kaleme alınan araştırma yazısısın Ppt sunum dosyası eklidir.

Bu Dosya içeriklerinden de görüleceği üzere; RF kendisini 2008'lerden itibaren 3. Roma İmparatorluğu gibi görmekte, biti kanlanıp kuvvetlendikçe Yakın Çevresindeki ülkeleri Müslim & Gayrimüslim ayrımı yapmaksızın yutma girişiminde bulunmaktadır. Bu Vahşi emperyal  yaklaşım, RF'nun tarihi ve Çarlık döneminden kalma  geleneksel politikasıdır. 2015'te Suriye'ye destek bahanesi perdesi altında (PYD/PKK'ya da şirin görünerek), güney hudutlarımız yakınlarında kendisine üsler açmıştır. Maksadı Türkiye'yi güney hudutlarından ve Suriye'deki deniz üslerinde hazırlanarak, Akdeniz kıyılarından kuşatmaya hazırlıktır. Bu gün Ukrayna'yı yutmaya çalışmaktadır. Bu hususta, kuvvetle muhtemel batılı emperyal devletlerle (ABD, Birleşik Krallık, Fransa, vb.) gizlice anlaşarak ve Çin ve İran'ın desteğini alarak, dünyanın gözleri önünde nobran bir katil balina gibi insanları katletmektedir. Allah göstermesin, bizim için de hiç iyi planları olmadığına eminim. Bu güne çok açıkça saldırmama sebebi, bizim çok kıymetli bir lidere sahip olmamız ve nispeten eskiye göre güçlenmiş olmamızdandır. Yine kuvvetle muhtemeldir ki, 2023 seçimleri öncesinde Batılı emperyal ülkelerle işbirliği yaparak, (içimizdeki gafil / hain muhalefet ile anlaşarak çıkarılacak bir kaosun da vereceği zafiyet atmosferinde batılı çakallar ve sırtlanlarla birlikte Türkiye'ye (Allah esirgesin ) saldırmayı deneyeceklerdir.  Bugün Ukrayna'nın parçalanmasına ve yutulmasına  ses çıkarmayan, hatta bunu dolaylı yoldan adeta teşvik eden  batı, o zafiyet anımızda  ege denizinden Yunan 'ı ; güneyimizden PYD / PKK'yı kışkırtarak, Rusya da Ermeni ve  İran'ı kışkırtarak yurdumuza hep birden ve dört bir taraftan saldırma ihtimali vardır. Devletimiz ve Halkımız buna göre genel bir taarruzi savunma harekatına hazırlanmalıdır. Bu Kafirler tek millettir. Ayasofya'nın yeniden ibadete açılması onları çok rahatsız etmiştir. Türkiye'nin artık yirik haklarımızı kayıt altına alan bir Lozan Antlaşmasının durduramayacaklarının farkındadırlar.

RUSYA’NIN SURİYE’YE  MÜDAHİL OLMASININ SEBEPLERİ VE MÜDAHALENİN BOYUTU

2011 yılı Mart ayından beri Suriye’de yaşanan gelişmeler uluslararası toplum tarafından endişeyle takip edilmektedir. Ülkedeki çatışmalarda şimdiye kadar binlerce kişi hayatını kaybetti. Suriye ordusunun sivilleri de hedef alan askeri operasyonlarının ve muhaliflerle ordu birliklerinin çatışmalarının görüntüleri medyaya yansıdıkça Esed rejimine yönelik tepkiler de artmaya başladı.

Yaşanan kaosun ortaya çıkarttığı insanlık dramının yanı sıra, çatışmaların ülke sınırlarını aşarak Doğu’yu çok taraflı bir savaşa sürüklemesi ihtimali uluslararası kamuoyunun dikkatlerini Suriye üzerinde yoğunlaştırmaktadır. Suriye’deki Esed rejimi yaklaşık dört buçuk yıldır devam eden olaylardaki sert ve acımasız tavrı, kendi halkından yüzbinlerce insanı katletmesi; 5 milyona yakın sayıdaki insanı mülteci durumuna düşürmesi yüzünden büyük oranda meşruiyetini kaybetmiş olmasına rağmen, Rusya, Çin ve İran’ın destekleri ile ayakta kalmaya devam etmektedir.

Bu ülkelerden Rusya’nın Suriye’ye son günlerdeki pervasızca fiili müdahalesinin nedenlerine inebilmek için, öncelikle  ‘’Dünya hakimiyet Teorileri’’ Stratejik kavramının açıklanması  gerekmektedir.

Dünya Hakimiyet Teorileri [1]

Dünyanın büyük devletlerinin süper ve etkin bir güç olmasını nasıl bir stratejilerine dayandırdığına  bakarsak, 1971  yılında hakimiyet teorilerinin tasnif edildiğini ve iki ana başlık altında toplandığını görürüz.    

1. Fiziki Coğrafyaya dayalı Teoriler:

  1. Kara Hakimiyet Teorisi
  2. Kenar Kuşak Teorisi

1.1. Kara Hakimiyet Teorisi:

İngiliz Jeopolitikçi Halford Mackinder tarafından geliştirilen bu teoriye göre, Doğu Avrupa ve  Sibirya Bölgesi Dünyanın ‘’Heartland’’ ını, yani ‘’Kalpgah’’ını oluşturur.

Heartland’ın çevresindeki Balkanlardan Çin’e kadar olan saha, İç Kenar Hilal (Rimland) kuşağıdır. Bunun dışında kalan Amerika- Afrika-Avustralya- Japonya hattı ise Dış Kenar Hilal (Dünya Adasının Peykleri) olarak kabul edilir.

Bu teoriye göre; Doğu Avrupa’ya hükmeden bir devlet, ‘’Heartland’’a hakim olur. ‘’Heartland’’a hükmeden ise, önce İç Kenar Hilal’e, sonra da  Dış Kenar Hilal’e, yani bütün dünyaya hükmeder.

Mackinder’a göre, dünya karasının ve denizlerinin bir bütün olarak ele alınması gerekir. Ve vurucu asıl güç Kara Kuvvetleridir. Ancak, hem karada ve hem de denizde güçlü olan devlet, en güçlü devlettir.

Mackinder; ‘’Heartland’’ı, Sibirya’nın buzlarla kaplı dümdüz sahillerinden Belücistan ve İran’ın kızgın sarp kıyılarına kadar uzanan uçsuz – bucaksız büyük arazi olarak tanımlar. Mackinder; ya bir Rus-Alman ittifakının veya Rusya topraklarını ele geçirecek bir Çin- Japon İmparatorluğu’nun dünya hakimiyetini sağlayacağını ileri sürmüştür. Bu görüş özellikle Hitler tarafından kabul görmüş ve II. Dünya Savaşı ile uygulamaya geçilmiştir.

Sonuç olarak, Sibirya steplerinin Kuzey Kutbuna yakın olması ve insan yaşamına elverişli olmaması nedeniyle, Asya kıtasının dünyanın kalbi olması düşünülemez. Zira, Kalp denilen bir yerin etrafı korunan, güvenilir bir merkezde olması gerekmektedir.

1.2. Kenar Kuşak Teorisi:

Kenar Kuşak teorisinin fikir babası, Spykman, aynı zamanda ABD’nin çevreleme politikalarının da fikir babasıdır.

Bu teoriye göre, hakim güç Heartland değil, Dış Kenar Hilal ( yani Amerika – Afrika –Avustralya - Japonya hattı ) üzerindeki ülkelerdir. İç Kenar Hilal (Balkanlardan Çin’e kadar olan saha) üzerindeki alana hakim olan güç, Avrasya’ya hükmeder. Avrasya’ya hükmeden güç ise, dünyanın geleceğini belriler.

Bilindiği gibi, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler’e karşı ABD politikaları, Çevreleme ve Caydırıcılık politikaları üzerine oturtulmuştur. 1947’den sonra, Türkiye ve Yunanistan’ı desteklemeye yönelik ‘’Truman Doktrini’’nin uygulanması, NATO gibi organizasyonların kurulması, aslında İç Kenar Hilal üzerindeki ülkeleri bütünleştirmek amacı gütmektedir.  

2. Salt Kuvvete Dayalı Teoriler:         

  1. Deniz Hakimiyet Teorisi
  2. Hava Hakimiyet Teorisi

2.1. Deniz Hakimiyet Teorisi:

ABD’li amiral Alfred MAHAN (1841-1914) bir jeopolitikçi olmamasına rağmen, dünyadaki mücadelenin  genellikle denizlerin kontrolü için yapıldığı sonucuna ulaşmıştır. Bunun sonucu olarak; ‘’Dünya egemenliğinin anahtarı, deniz yollarının kontrolündedir.’’ tezini ortaya atmış ve savunmuştur. 

Kara Kuvvetleri ile dünyada ancak belirli ölçüde yer işgal edilebilir. Halbuki, dünya egemenliği veya büyük imparatorluklar kurmak için denizaşırı nokta ve bölgelerin ele geçirilmesi ve bunlarla anavatan arasındaki irtibatı sürdürmek için de, denizlerde egemen olmak gereklidir.

Mahan; teorisinde İngiltere ve ABD gibi okyanuslara hakim devletlere, Rusya ve Almanya gibi karada güçlü devletlere oranla daha fazla şans tanımıştır.Deniz gücünün taraflara askeri anlamda sağladığı hareket serbestisi nedeniyle, büyük devletler arasındaki bir savaşın kaderinin denizlerde tayin edileibileceğini savunmuş, bu nedenle ülkesi ve ABD’nin açık deniz donanması oluşturmaya önem vermesi gerektiğini vurgulamıştır. Mahan’ın görüşleri gerek yaşadığı dönemde ve gerekse sonradan, başta ABD olmak üzere bir çok ülkenin asker ve devlet adamları tarafından ilgi ile karşılanmış ve uygulanmıştır. ABD’nin uçak gemileriyle beraber deniz aşırı filolar oluşturması, bu filoların uluslar arası sularda seyir halinde olması ve askeri müdahalede bulunacağı bölgelere intikal ettirmesi, bu teoriyi benimsediğinin göstergesidir.

2.2. Hava Hakimiyet Teorisi:

Bu Teoriye göre; bir milletin dünya hakimiyetinin elinde tutulabilmesi için havada üstünlük sağlayan güçlü bir hava filosuna sahip olması gerekir. Bu görüşün en güçlü savunucuları yine ABD ve İngiltere’dir. ABD ve İngiltere, tüm Ortadoğu’yu kontrol altında tutmak amacıyla Akdeniz’de ve Hint Okyanusunda hava üslerine sahiptir.ve sürekli hareket halinde bulunan uçak gemileri bulunmaktadır. Uygulama Iınci Dünya Savaşında başlamıştır. Vietnam’da uygulanmış ve günümüzde ABD’nin de müdahil olduğu Ortadoğu’da yaşanan bölgesel krizlerde ve Irak – Kuveyt krizlerinde uygulama imkanı olmuştur.

Analist John COLLİNS’e göre, teori uzay boyutunda incelendiğinde; yerküreyi saran uzaya hükmeden, Dünya gezegenine hükmeder; Ay’a hükmeden, Dünya’yı  çevreleyen uzaya hükmeder.

Hava boyutunun uzaya genişlemesi, son yıllarda meydana gelen bir gelişmedir. Uzaya gerek gözlem, haberleşme  ve  istihbarat, gerekse de anti- balistik(nükleer) sistemlerin yerleştirilmesine yönelik olarak kullanılmaktadır. Bunlar son derece pahalı sistemler olması nedeniyle, ABD ile giriştiği silahlanma yarışında SSCB’nin çöküşünde önemli bir etken olmuştur. ABD eski başkanlarından George W. Bush’un 2004’te açıkladığı ‘’ Uzayın Keşfi Vizyonu’’ adı altında ‘’Ay’da üs kurma ve Mars’a insan gönderme’’ projesi bu kapsamda nitelenebilir.    

  1. HAKİMYET TEORİLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Özellikle, II nci Dünya Savaşından sonra ABD, İç Kenar Hilal üzerindeki coğrafyayı kontrol altına almak amacıyla, Hava ve Deniz Hakimiyet teorilerini uygulamaya koymuştur. İç Kenar Hilal üzerinde asıl önemli coğrafya Ortadoğu’dur. Çünkü sahip olduğu enerji kaynakları ve Hazar Havzasında bulunan enerji kaynaklarını kontrol etmek açısından Ortadoğu, Amerika için çok önemlidir. 

Yine özellikle, bu coğrafyaya ulaşmak için Birleşik Devletler Avrupa, Türkiye ve Ortadoğu’da deniz, hava ve kara üsleri bulundurmaktadır. Amerika’nın dünyanın 50 ülkesi üzerinde, 730 kara, deniz ve hava üssü bulunmaktadır. Bu üslerde, son derece gelişmiş savaş gemileri, savaş uçakları ve uzun menzilli uçuşlara imkan sağlayan Hava Tanker uçakları konuşlandırılmıştır. Örneğin Diego Garcia üssü, ABD’nin   Asya’yı denetim altında tutmak için kullandığı, Körfez ve Afganistan savaşlarında kritik rol oynayan, Irak’ın işgalinde hava operasyonlarının yürütüldüğü ve aynı zamanda küresel bir gözetleme ve dinleme merkezi niteliğinde olan çok önemli bir hava ve deniz üssüdür. 

Sonuç olarak; yalnız bir kuvveti esas alan görüşü, en iyi teori olarak kabullenmek uygun değildir. Kara- Hava- Deniz kuvvetleri birbirinin tamamlayıcısıdır.  Dünya Hakimiyetini kurmak isteyen bir gücün salt Kara veya Deniz ya da sadece hava gücüyle bunu gerçekleştirmesi mümkün görünmemektedir. Bu ancak, üç kuvvet arasında sağlanabilecek etkin bir koordinasyonla mümkündür. Bunu da şu ana kadar sadece, ABD başarabilmiştir.

Merkezi Hakimiyet Teorisi: [2] Bu teori, fiziki coğrafyaya dayalı olup; Prof Dr. Ramazan ÖZEY tarafından geliştirilmiş bir teoridir. Bu teoriye göre, “Anadolu Yarımadası’’ Dünyanın Kalesini oluşturur. Bu kaleyi çevreleyen Balkanlar, ve Ortadoğu, kalenin  iç çemberini meydana getirir. Bunun dışındaki kara parçaları dış çemberi oluşturmaktadır. Anadolu’yu elinde bulunduran bir millet iç çembere, yani Ortadoğu ve Balkanlar’a  hakim olur. Ortadoğu ve Balkanlar’a  hakim olan bir millet ise dünyaya hakim olur. Dünya Heartland’ının tespitinde, hem coğrafi ve hem de jeopolitik bakımdan  ‘’Anadolu Yarımadası’’ bütün ölçülere uygundur.

         ÇÜNKÜ;

  1. ‘’Anadolu Yarımadası’’ Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesişme noktasında yer almaktadır.
  2. ‘’Anadolu Yarımadası’’, ABD, Çin, Rusya ve Japonya gibi güçlü devletlerinin tam merkezindedir.
  3. İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın varlığı ‘’Anadolu Yarımadası’’na stratejik bir korunma üstünlüğü vermektedir.
  4. Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrili olduğu için bütün kıtalara ulaşım kolaylığı vardır. Fiziken, dünyanın merkezi bir konumunda olduğundan, havadan da, çevredeki ülkelere ulaşım kolaydır.
  5. ‘’Anadolu Yarımadası’’ büyük enerji kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Hazar havzasına komşu pozisyondadır.
  6. ‘’Anadolu Yarımadası’’, Asya ve Afrika deniz yollarının kavşağında demir atmış dev bir uçak gemisi vasfındaki Kıbrıs’a sadece 40 mil mesafededir.

Buna göre, Rusya’nın bir dünya gücü olmasını sağlaması için uluslararası ticaretin kesiştiği nokta olan Akdeniz’de var olması şarttır. Rusya İmparatorluğu’nun yıkıldığı 1917 yılına kadar, Akdeniz’de kalıcı olmak, İstanbul’a ve Boğazlara sahip olmak için her yolu denemiş ancak bunda kısmen başarılı olabilmiştir.

ÇARLIK  RUSYASI’NIN  AKDENİZ POLİTİKASI’NIN ARKA PLANI [3] 

RUSYA FEDERASYONU [4]

Sınırları içinde yüz civârında milliyete mensup farklı topluluklar bulunan bir devlettir. Kuzeyinde Kuzey Kutup Denizi; doğusunda Pasifik (Büyük) Okyanus; batısında Estonya, Litvanya, Beyaz Rusya, Letonya, Ukrayna, Moldavya, Baltık Denizi; güneyinde Kazakistan, Moğolistan, Çin, Gürcistan, Azerbaycan, Hazar Denizi, Kuzey Kore, Karadeniz yer alır. Toprak bakımından dünya ülkeleri arasında 1., nüfus bakımından ise 5. sıradadır.

Devletin Adı …………………………………………… Rusya Federasyonu

Başşehri ………………………………………………… Moskova

Nüfusu …………………………………………………. 145.300.000

Yüzölçümü …………………………………………….. 17.075.400 km2

Remi Dili ………………………………………………. Rusça

Dini ……………………………………………………… Hristiyanlık

Para Birimi ……………………………………………… Ruble

1-Rusya’nın Akdeniz Politikasının Temeli

Rusya’nın bilinen tarihi 5. yüzyılda batıdan Rusya topraklarına giren Doğu Slav kabileleriyle başlar. Kiril Alfabesinin icat edildiği 864 yılından önce Rusların tarihi hakkındaki bilgiler azdır. İlk Rus devleti 9. yüzyılda İskandinavyalılar tarafından kuruldu. Devletin merkezi Novgorad ve Kiev’deydi. Kiev çevresinde ortaya çıkan Ruslar su ve denizlere yabancı bir millet değildi. Daha X. yüzyılda Rusların ticaret ve soygun amacıyla Akdeniz’e kadar geldikleri biliniyor. Ruslar tarih sahnesine çıktıkları dönemlerden itibaren, Bizans topraklarına ticaret ve soygun için geliyorlar ve bölgeyi iyi biliyorlardı. X. yüzyılda Rusların Ortodoks inancını benimsemeleri ve yapılan siyasi evlilikler, onların Bizans ile olan bağlarını güçlendirmiştir.

Ruslar, XI-XVI. Yüzyıllar arasında çeşitli sebeplerden dolayı güneye inememişlerdir. Rusların kurduğu ilk büyük devlet olan Kiev Knezliği 13. yüzyılda Moğol istilasına uğrayarak yıkıldı. 14. yüzyılda kurulan Moskova Knezliği ise zamanla gelişerek bundan sonra Moskova prenslikleri ve büyük dükleri idaresinde ortaya çıkmaya başlayan ülke, 1480 yılında Altınordu Devletinin hâkimiyetinden kurtuldu. XV. asırda Osmanlı Devleti ile münâsebetleri başladı. İstanbul’u fethederek, “Bizans” da denilen Doğu Roma Devletine son veren Fâtih Sultan Mehmed Han (1451-1481) Rus Knezliklerinin güneyindeki Kırım Hanlığını imtiyazlı beylik hâlinde, Osmanlı Devletine bağlayıp, vergi yerine her yaz Moskoflar üzerine netice alıcı ve yıldırıcı akınlar yapmakla vazifelendirdi. Ruslar, Papalığın gönderdiği kardinal ve papaz heyetleri sâyesinde Türklere karşı uyanmaya başladı. Rus Knezlikleri birleştiler ve 16. yüzyılda Rusya Çarlığı haline geldi, Çarlık dönemi başladı. Korkunç İvan 1547’de ilk çar îlân edildi. Böylece Rus çarları kendilerini Doğu Roma’nın vârisi saydılar. Bu Çarlık 18. yüzyılda daha da güçlenerek Rusya İmparatorluğunu oluşturdu. Fakat Ortodoks olan Ruslar, Moskova’nın “Üçüncü Roma” olduğunu ve İstanbul’dan Roma’ya kadar uzanan toprakları bir gün elde edeceklerini düşünüyorlardı. Moskova Büyük Knezi İvan III.’ün Bizans prensesi Sofya Paleolog ile evlenmesi üzerine, Moskova Knezliği çevrelerinde Moskova’nın Bizans’a “halef” olacağı görüşü geliştirilmeye başlandı; bu görüş, sonrasında “Moskova-Üçüncü Roma” tarzında tamamıyla siyasi bir akide haline getirildi.

Çarlık Rusyası’nın Akdeniz politikasının temelinde de bu yatıyordu. Çarlık Rusyası’nın Akdeniz politikasının temelini tarihi, dini, ekonomik ve siyasi nedenler oluşturuyordu. Osmanlı’nın Bizans topraklarını ele geçirmesi Ruslar tarafından kabul edilemez bir gelişme olmuştur.

Rus Çarı I. Petro (1689-1725), tahta geçtikten sonra ticaret için büyük limanlara sahip olunması ve sıcak denizlere inilmesi gerektiğini fark eden ilk kişi olmuştur. Zira I. Petro, devletinin gelişmesi, dünya hâkimiyetini ele geçirmesi için sıcak denizlere açılmanın ve ticaretini geliştirmenin birinci derecede önemli olduğunu kavramıştır. Bunu gerçekleştirebilmek için de Karadeniz ve Boğazların mutlak hâkimi olan Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve onun sahibi olduğu coğrafi bölgelerin Rusya’nın eline geçmesi gerektiğine inanmıştır.

Rus-Osmanlı Savaşları neticesinde Rusya Karadeniz’de jeopolitik ve jeostratejik aktör olmuştur. Rusya Avrupa güç dengesinde yerini almış ve bölgesel kara gücünden deniz gücüne dönüşmüştür.[4] Deniz gücüne dönüşen Rusya’nın en büyük hayali, Boğazlara ve Akdeniz’e sahip olmaktı. Rusların sıcak denizlere inme arzusunun merkezinde İstanbul’a sahip olma arzusu vardı. Çarlık Rusyası’nın donanması resmi olarak 1696 yılında kurulmuştur. Tahmin edildiği gibi, Rus donanması I. Petro tarafından Azak Denizi’ni korumak amacıyla oluşturulmuştur. Böylelikle Rusların donanmaya sahip olmasına da Türkler vesile olmuştur. Petro’nun jeopolitik ve stratejik derinliği olan politikasını, yaklaşık bir asır sonra Çariçe Büyük Katerina tamamlamıştır.

Rusya’yı güçlendiren I. Petro haleflerine sıcak denizlere inmeyi büyük tarihi bir politik miras olarak bırakmıştır. Onun haleflerinden II. Katerina ilk defa Akdeniz’e Rus donanması göndermeyi başarmıştır. Rusya, çevresindeki Türk ve Slav halklarını kendine boyun eğdirip güçlendikçe, sıcak denizlere inme arzusu artmıştır. Çarlık Rusyası’nın dünya imparatorluğu olabileceğini I. Petro kanıtlarken, Rusların Akdeniz’de varlık gösterebileceğini de II. Katerina ispatlamıştır.

Rusya’nın bu yayılma politikası Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırma veya Osmanlı’yı olabildiğince zayıf düşürme üzerine kurulmuştur. Rusya’nın Akdeniz’e donanma gönderme fikri de öncelikle Osmanlı’yı kuşatma altına alma stratejisi üzerine gerçekleştirilmiştir. Elbette, Çarlık Rusyası’nın Akdeniz’e çıkarak eski dünya ülkeleri ile ilişkilerinde kendi pozisyonunu sağlama almak, Karadeniz ile Akdeniz arasında gemi seferlerinin serbest olmasını sağlamakla ekonomisini güçlendirmek, Balkanlar’da etkili olmak gibi nedenleri de vardı. Rusya Akdeniz’e çıkarak deniz  gücü olan devlet olduğunu da kanıtlamış oldu. Çarlık Rusyası yıkılana kadar Akdeniz’de kalarak pek çok kazanç elde edilmesine karşılık, asıl hayalleri olan Boğazlara ve İstanbul’a sahip olma hususunda başarılı olamamıştır.

1774 yılında Osmanlı Devleti ve Rus Çarlığı arasında  imzalanan  Küçük Kaynarca Antlaşması’nın konumuz açısından ilgili kısmı 11. maddede verilmektedir; İki  taraf gemileri tüm denizlerde ticaret maksadıyla serbestçe dolaşabileceklerdir. Rusya ticaret gemileri Akdeniz’den Karadeniz’e ve Karadeniz’den Akdeniz’e geçebileceklerdir.’’ Küçük Kaynarca Antlaşması Rusların Akdeniz’deki konumunu güçlendirmiş ve ilerleyen yıllarda bölgede yeni hamleler gerçekleştirmesine imkân sağlamıştır.

1798 yılında Rus donanması Osmanlı ile birlikte Mısır’ı işgal eden Fransa’ya karşı, akabinde İtalya’daki olaylara donanmasıyla müdahil olmuştur. Akdes Nimet Kurat’ın “garip” olarak nitelediği Akdeniz’de Türk-Rus ittifakı Fransızların bölgede güçlenmesinden kaynaklanmıştır. Osmanlı Fransızlara karşı Rusların yardımına ihtiyaç duyarken, Rusya Akdeniz’in Fransız gölüne dönüşmesinden endişelenmiş ve Akdeniz’de kalıcı olmak için üs arayışlarına girmiştir.

Rusların Akdeniz’de kalıcı olma hedefini tutturduğunu söyleyebiliriz. A. Ş. Kadırbayev bu konu ile ilgili: “Rus donanmasının Akdeniz’deki varlığı sadece 1853-56 Kırım Savaşı sonrasında birkaç yıllığına ortadan kalkmıştır” demektedir.

19. yüzyıl başlarında Osmanlı, Rus donanmalarını Boğazlardan sorunsuz geçirmeye başlamış, böylece Boğazların hukuki statüsü değişmiştir. Bu dönemde Ruslar açısından yaşanan bir başka yenilik Baltık donanmasına kayıtlı Rus donanmasının Karadeniz’e geçmesi olmuştur. Akdeniz’de Fransızların güçlenmesi sonucunda, 1805 yılında Rus-Türk ittifakı yapıldı. Bu ittifak sayesinde  Rusya Akdeniz ve Osmanlı üzerindeki etkisini daha da güçlendirdi. Şirokorad, “Yapılan anlaşmanın 4. gizli maddesine göre, Osmanlı padişahı Yunan adalarının Rus ordusu tarafından işgal edilmesini kabul etmiştir” demektedir.

1877-1878 Türk-Rus Savaşı sonrası imzalanan Ayastefanos Barış Antlaşması, Rusya’yı Akdeniz ülkesine dönüştürüyordu. “Ege Denizi’ne çıkan Bulgaristan vasıtasıyla, Rusya da bir Akdeniz Devleti olabilecekti. Doğu Bayezid Şehri ve Eleşkirt Ovası da Rusların elinde kalacak olursa,  Ruslar için İskenderun Körfezi’ne giden yol açılmış olacaktı”  Akdes Nimet Kurat, Boğazları bir türlü ele geçiremeyen Rusların İskenderun Körfezi’ne çıkma arzusu ile daha sonraki yıllarda onların Ermeni meselesine olan ilgisi arasında doğrudan bağ olduğunu ifade etmektedir: “Rusya’nın Ermenilerle ilgilenmesinin en mühim amili, Akdeniz’e çıkması arzusundan neş’et etmekte idi. “Boğazlar” vasıtasıyla Akdeniz’e çıkmakta mütemadiyen birtakım engellerle karşılaşan Rusya, Ermenistan sahasını elde ettiği takdirde, İskenderun Körfezi üzerinden Akdeniz’e çıkmak mümkün olacak ve İskenderun’da büyük bir Rus deniz üssü kurulabilecekti ”  Rusların İskenderun Körfezi’ne çıkma girişimlerini onların her yolu deneyerek Akdeniz’de kalma politikalarının parçası olarak görebiliriz.

2-Rusya’nın sıcak denizlere inme politikasının Osmanlı devletine etkileri [5]

Rusya bir kara devletidir. Bu nedenle tarih sahnesinde olduğu tüm dönem içinde, genellikle sıcak denizlere inme politikası izlemeye çalışmıştır. Bu politikayı izleyebilmesi için, Rusya’nın Osmanlı’yı parçalaması gerekiyordu ve böylece Akdeniz’e ulaşabilecekti. Rusya, Osmanlı devletini parçalamak için Fransız ihtilalinin sonucunda ortaya çıkan milliyetçilik ve özgürlük olgularını kullandı ve Osmanlı devleti içindeki azınlıkları isyan ettirdi. Fakat bağımsız Balkan devletleri Rusya’nın sıcak denizlere inmesine izin vermediler. Yani Rusya, Osmanlı devletini parçaladı ancak parçalarını yutamadı.
Rusya hedefinden vazgeçmedi ve bu amaçla Kafkaslar ve Doğu Anadolu’dan geçerek Akdeniz’e gelebilmek için Osmanlı topraklarındaki Ermenileri kışkırtmaya başladı. Rusya’nın bu tutumu sonucunda Ermeniler, Osmanlı devleti yönetimiyle ters düşmeye başladı. Rusya, Birinci dünya savaşı zamanlarında Ermenileri, kışkırttı böylece Rusya, sıcak denizlere inmek amacıyla, Osmanlı Devletinin nabzını yokluyordu.

Rimskiy-Korsakov, [6] “Rusya’ya Neden Donanma Lazım? ” adlı yazısında, uzun yıllardır Osmanlı ile savaştıklarını ve son öldürücü darbeyi bir türlü vuramadıklarına değinmiş ve Rusya’nın Osmanlı’ya karadan saldırarak yanlış yaptığını, yapılması gerekenin Akdeniz üzerinden Osmanlı’nın kalbi olan İstanbul’a donanma ile saldırmak olduğunu ısrarla ispat etmeye çalışmıştır. Çernyavskiy ise, Rusya’nın İstanbul’u ve Boğazları ele geçirmek için 1775, 1895 ve 1917 yıllarında ciddi girişimleri  olduğunu ama bunların çeşitli sebeplerle gerçekleşmediğini, ama bunun Rusların bu emellerinden vazgeçtiği anlamına gelmediğini, Rusya’nın daha uygun bir zaman için bunu ertelediğini ifade ediyor. 

3- Soğuk Savaş Sonrası Rusya Federayonu .[7]

Bilindiği gibi Soğuk Savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte dünyanın iki süper gücünden biri kabul edilen Sovyet Birliği, 1991 yılında dağılmış ve bu bloktan tam 15 yeni ülke meydana gelmiştir. Bu ülkeler daha sonra aralarındaki işbirliğinin devamını sağlamak amacıyla Bağımsız Devletler Topluluğu’nu (BDT) oluşturmuş ama Sovyetler Birliği’ndeki gibi egemenlik haklarını bu kuruma devretmemişlerdir. Sovyetlerin en büyük mirasçısı doğal olarak Rusya Federasyonu’dur. Rusya önemli ölçüde güç kaybettikten sonra, ilk yıllarında tam bir kaos içerisindeydi ve kendini toparlayamamıştı. Böylesine büyük bir ülkeyi kaybetmesinin de halkın ve devletin üzerinde yıkıcı bir etkisi olmuştu. Rejim değişikliğine de ayak uydurmakta zorlanmıştı. Ama bu, Sovyetlerden ayrılan diğer ülkeler için geçerli bir durum değildir. Rusya toparlanmaya başlayınca eski Sovyet coğrafyasına sahip çıkmaya başladı. Her ne kadar Sovyetler artık yoksa da, Rusya bu ülkelerdeki nüfuzunu korumaya çalışmıştır. Bunun çeşitli örneklerini hatırlamak mümkündür. Nüfuzunu geri kazanmaya,  öncelikle kendi içinde yapmaya başlamıştır. Çeçenistan’a çeşitli askeri operasyonlar düzenlemiş; bu ülkedeki Rusya karşıtlığını silmeye çalışmıştır. Hafızalardaki diğer bir örnek ise, Gürcistan da yaşanan Güney Osetya sorunudur. Bu sorun aslında NATO’ya başvuran Gürcistan’a Rusya tarafından verilen bir gözdağıdır. Rusya Gürcistan’a 2008’de saldırmış ve Güney Osetya’nın Gürcisan’dan koparılmasını sağlayarak bağımsızlığını tanımıştır. Böylece Gürcistan üzerindeki nüfuzunu sağlamlaştırmaya çalışmıştır.

Kafkaslar ve Orta Asya bölgesi de Rusya için çok önem taşımaktadır. Çünkü buradaki ülkelerle Sovyetler sayesinde ortak bir tarihi vardır. Bu ülkelerin hiçbir şekilde Batı’nın ve hatta Türkiye’nin yanında yer almaması için çalışmaktadır. Orta Asya ülkelerinde ise Rusya ile yapılan antlaşmalar Rusya’nın buradaki etki alanını sağlamlaştırmış ve bu ülkelerle Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) gibi kuruluşlarda birlikte çalışmaktadırlar.

Rusya özellikle Vladimir Putin’in iktidara gelmesiyle güçlenmeye başlamış ve bölgesinde istikrar oluşturmaya çalışmıştır. Özellikle de Rusya’nın bir süper güç olması için çalışmakta ve bunun için eski Sovyet coğrafyası üzerindeki işi sıkı tutmaktadır. Tekrar bir Doğu Bloğu oluşturma düşüncesi hakimdir. Zaten Rusya’nın Batı ile herhangi bir ittifakı bulunmamaktadır. Örneğin NATO ve Avrupa Birliği’ne (AB) üye değildir. Avrasya coğrafyasında kendi etki alanını hatta bu çizgiyi Ortadoğu’ya kadar çekmeye çalışmaktadır. Avrasya coğrafyasında NATO gibi güvenlik örgütü olan Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) mevcuttur. Rusya ve Çin; ŞİÖ’yü Avrasya coğrafyasına herhangi bir Batı ülkesinin etki alanı oluşturmasını engellemek için kurmuştur. Bu nedenle kurulan bu yapıyı Doğu Bloğu olarak adlandırılmak ise anlamlı olacaktır. Çin’in ve Rusya’nın etki alanları Ortadoğu’da hissedilir bir derecede olup, etki alanlarını genişletmek istemektedirler. Bunun için Ortadoğu’da bulunan Batı ülkelerini buradan çıkartmak amacındadırlar ve onların boşalttığı bu koltuğu devralmak istemektedirler. Bu ülkelerin Ortadoğu’da iki önemli müttefiki vardır; biri İran, diğeri Suriye’dir.

Rusya ve Çin, özellikle bugünlerde Suriye’yi elinde tutmaya çalışmaktadırlar. Çünkü muhtemel bir Ortadoğu savaşında Rusya’nın ve Çin’in iki cephesi olacaktır. Bu kritik önemi öngördükleri için, bu konu üzerinde hassasiyetleri mevcuttur. Ve Ortadoğu politikasını yakından takip etmektedirler.

Rusya aslında dışarıya karşı güçlü görünmeye çalışsa da veya bu yönde politika yapsa bile, Sovyetlerin gücüne hala erişememiştir. Bunu orada yaşayan halk göstermektedir. Halkın büyük bir çoğunluğu Sovyetler Birliği’ni özlemekte ve bu ülkeyi aramaktadır. Bunun bazı nedenleri kolaylıkla anlaşılabilir. En önemlisi Sovyetlerde bulunan sosyalist  rejimdi. Evet, sosyalist tek parti rejimi demokratik olmayabilir veya halk üzerinde baskısı ve halk özgürlüklerini tam anlamıyla yaşayamayabilir, ama devlet halkının refahı için halka hizmet görevini üstlenmiştir. Sovyet ekonomik sistemi veya toplum sistemi Rusların özellikle tekrar istedikleri sistemdir. Çünkü devletin halk üzerinde olan sorumluluğu daha fazlaydı.Ama Rusya’da şu anda mevcut olan kapitalist rejim ise bunun tam tersidir.

Geçen günlerde Stalin’in 60. ölüm yıldönümü, Rusya’da bir tören ile anıldı. Orada bulunan bazı kesimlerin Rusya’nın şu anki durumundan memnun olmadıklarını ve Sovyetleri özlediklerini açıkça dile getirmesi, Rusya’nın hala Sovyetler kadar güçlü olamadığının bir göstergesidir. Çünkü eğer bir ülke güçlü olma niyetindeyse, öncelikle halkını mutlu etmek mecburiyetindedir. Eğer halk mutlu değil ve eskiyi özlüyorsa, o zaman bu devlet güçlü bir devlet iddiasında bulunmamalıdır. Rus Kamuoyu Araştırma Merkezi’nin (Leveda) yaptığı bir ankete göre, Rus halkının % 49’u Stalin’in Rusya tarihinde önemli bir rolü olduğunu söylüyor. Bu bile aslında Rusya hükümetinin bir uyarı olarak alması gerekmektedir. Halkının Sovyet rejimini özlemesi, Rusya Federasyonu yönetiminden memnun olmadığını göstermektedir. Özellikle de Sovyetlerin en acımasız liderinin özlenmesi ise başka bir dikkati çeken konudur.

Önümüzdeki yıllar; Avrasya coğrafyası için özellikle de Rusya için önem taşımaktadır. Eğer Rusya güçlü olmak istiyorsa Sovyetler Birliği gibi ya da eskiden onun yaptığı gibi bir yol tutmamalıdır. Tamamen kendisinin oluşturacağı ve önündeki yolu aydınlatacak bir yol inşa etmelidir. O zaman halkın Sovyetleri unutması kolay olacaktır.

4-Rusya, kalıcı olarak Akdeniz'e iniyor [8]  

13.9.2008 ‘de Rus Itar-Tass ajansına dayanarak yapılan haberlerde, Rusya yönetiminin, Rusya'nın Karadeniz'de bulunan bir gemisinin, Suriye'nin Akdeniz kıyısında bulunan Tartus limanını restore etmeye başladığını bildirmişti. Bu gelişme, Rusya ve Suriye arasında yeni bir işbirliğinin işareti ve Rusların yeniden Akdeniz'e ulaşma çabası olarak yorumlandı. Rus yetkililer ise, üssün kalıcı olacağını belirttiler. Rusya'nın Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu'daki en güçlü müttefiki olan Suriye ile ilişkiler, 1991'de Sovyetlerin çöküşünün ardından zayıflamış; ancak Rusya Suriye'ye silah satmaya devam etmişti. İki ülkenin deniz kuvvetleri komutanlarının Moskova'da bir araya geldiğini ve karşılıklı güvenin artırılması ve iki ülke arasındaki karşılıklı anlayışı artırmanın yollarını" görüştüklerini belirtmişti. Rus deniz kuvvetlerinden bir üst düzey Komutan Tartus'taki yenileme çalışmalarının, Rusya'nın bölgede uzun süre kalmak istemesinin işareti olduğunu söylemişti. Rusya'nın Şam Büyükelçisi Igor Belyev de, ağustos ayı sonunda yaptığı açıklamada Rus donanmasının "zaten bölgede devriye gezmekte olduğunu; ancak Rusya'nın Akdeniz'deki varlığının kalıcı olmasının yeni bir gelişme olduğunu" söylemişti.

Rusların Akdeniz'e en yakın yolu, güçlü donanmalarının bulunduğu Karadeniz'den gerçekleşiyor. Ancak Gürcistan sorununun ardından bu gölgede NATO etkisi daha da arttı. Ruslar da bu durumdan rahatsız olmuş ve bölgedeki NATO gemilerinin sayısının olması gerekenden çok olduğu şikayetinde bulunmuştu.

Rusların bu hareketinin, Güney Osetya savaşının ardından ABD-Rusya arasındaki tansiyonun gerilmesiyle aynı dönemde gelmesi dikkat çekti. Rusya'nın bu hareketi, ABD'nin dünyadaki rakipleri ile ilişkileri artırma ve yeni ittifaklar kurma çabası olarak da görülmüştü.

Rus askerî uzmanlar, Tartus limanının Akdeniz'deki operasyonlar için ciddi bir destek olacağını belirtiyor. Rus Interfax ajansına konuşan Rusya'nın Karadeniz Filosu eski komutanı Aduard Baltin, "Bu durum, orada böyle tesise sahip olmak Akdeniz'deki gemileri evdeki üslerine geriye çekmekten daha avantajlı" ve "Tartus, Rusya'nın kendi sınırları dışında bu türdeki tek üssü olması açısından büyük jeopolitik önemi olan bir yer" şeklinde değerlendirmeler yapmışlardı. Sovyetler Birliği, 1971'de Şam ile imzaladığı anlaşma gereği Tartus'ta bir bakım ve ikmal üssü kurmuştu. Ancak anlaşma Sovyetler çökünce son bulmuştu. Bugün Tartus'taki üste bir tanesi operasyonel durumda 3 adet yüzer iskele, bir yüzer tamirhane, depolar, kışlalar ve diğer tesisler bulunuyor.

5-Rusya ile Suriye arasındaki özel ilişkiler [9]

Rusya’nın Suriye rejimine destek için ortaya koyduğu olağanüstü çaba ve izlediği kararlı politika özellikle dikkat çekiyor. Rusya, 2011 yılında  Suriye’deki sorunun güç kullanılmadan çözülmesi taraftarıydı. Olaylar ilk başladığında uluslararası kamuoyundan Şam yönetiminin reformlar yapmasına sabretmesini bekledi. Muhalifler ile hükümet arasındaki çatışmalarda öncelikle her iki tarafın arasında diyalog kurulması çağrısı yaptı.  Muhaliflerle yönetim arasında arabuluculuk çalışmaları yaptı. Suriyeli muhalif gruplar, birkaç kez Moskova’da Rus yetkililerle görüşmeler yaptılar. En son 2012 Kasım ayında yapılan toplantıda Rus Dışişleri Bakanı S. Lavrov muhalefetle bir araya geldi. Rusya sık sık Batıyı tek taraflı davranmakla, sorunu siyasileştirmekle suçladı. Moskova’ya göre Batı, muhalefeti destekleyerek rejimi yıkmak ve yerine demokratik bir yönetim kurmak istiyor, sadece hükümetin operasyonlarına odaklanıyor, ama muhalif grupların yaptıklarını görmezden geliyordu. En önemlisi, Moskova’ya göre, eğer Esed gidecekse, bu dışarıdan yapılacak bir müdahaleyle değil, Suriye halkının özgür iradesiyle olmalıydı. BM, NATO, Arap Birliği, İİT gibi uluslararası örgütler muhalefet ile hükümet arasında diyalog sağlamaya gayret etmeliydiler. Suriye’ye karşı herhangi bir yaptırım kararı sorunu çözmek yerine daha da ağırlaştırırdı. Rusya, Libya’da uygulanan senaryonun Suriye’de tekrarlanmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. BM Güvenlik Konseyi’nde aldığı veto kararları da bunun göstergesidir.

Rusya’nın bugün ne pahasına olursa olsun, Suriye’nin arkasında kararlılıkla durmasının altında birçok sebep bulunmaktadır. Rusya’nın Suriye krizindeki politikasını anlayabilmek için öncelikle Rusya ile Suriye arasındaki özel ilişkiye değinmek gerekiyor. İki ülke arasındaki ilişkiler sadece ekonomik değil, siyasi ve stratejik öneme sahiptir. Suriye Batı’dan göreceli olarak bağımsız bir ülkedir. İki ülke arasında güçlü bir ilişki geleneği vardır. Rusya için Akdeniz’e çıkış noktasıdır. Rusya’nın Orta Doğu bölgesindeki bütün ülkelerle politik ve ekonomik ilişkileri gelişip artmadığı sürece Kremlin bölgedeki tek müttefiki Suriye ile yakın ilişkilerden vazgeçmeyecektir. Arap ülkeleri içerisinde Rusya’ya en büyük siyasi destek veren ülke de Suriye’dir. Bütün bu açılardan Rusya için Suriye ile geliştirilen ilişkiler Suudi Arabistan veya başka Arap ülkeleriyle geliştirilen ilişkilerden farklıdır. (1) Neden farklı olduğunu ortaya koymak için farklı pencerelerden bu ilişkiye bakılması gerekmektedir.

a. Geleneksel Yakınlık [10]

SSCB ile Suriye arasındaki diplomatik ilişkiler 1946 yılında başladı. (2) 1954 yılında Arap milliyetçiliği ve Sosyalist eğilimli Baas Partisi’nin kontrolüne giren Suriye Arap Cumhuriyeti, SSCB’nin Orta Doğu’daki en önemli ortağı haline geldi. Soğuk Savaş atmosferine uygun şekilde kurulan özel ilişkiden dolayı, Orta Doğu’daki önemli gelişmeler iki ülkeyi her geçen yıl birbirine daha çok yakınlaştırdı. İki ülke arasında askeri işbirliği anlaşmaları imzalandı. Askeri yardımların yanı sıra, kalkınma amaçlı ekonomik yardımlar da Suriye’ye akmaya başladı. Gelişen ilişkiler Suriye’yi adeta Moskova’nın uydusu haline getirdi. 1980’li yıllara gelindiğinde Sovyetler Birliği Suriye’nin neredeyse tüm askeri ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılayacak duruma gelmişti. Suriye’nin İsrail karşısındaki ve Lübnan’daki pozisyonunu muhafaza etmesinde Moskova her zaman kilit rol oynadı. Suriye de SSCB’nin kendisine olan desteğine her zaman ciddi karşılıklar verdi. Askeri alanda, Suriye ordusunu Sovyet silahlarıyla donatmaktan, binlerce Sovyet askeri uzmanının Suriye ordusunda görev almasına kadar, çok geniş bir yelpazede ilişkiler ağı kuruldu. 1980’li yıllarda politik ve ekonomik alanda yaşanan gelişmelerden dolayı SSCB’nin kendi sorunlarına eğilmesi diğer ilişkide olduğu ülkelerle birlikte Suriye ile olan ilişkilerini de olumsuz etkiledi.

Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan yeni uluslararası düzen iki ülke ilişkilerini oldukça etkiledi. Soğuk Savaş döneminin bitmesinin hemen arkasından SSCB’nin varisi Rusya Federasyonu 1990’lı yıllardaki sert geçiş döneminin ortaya çıkardığı bir takım siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlarla mücadele içerisine girmiş ve eskiden aktif olarak bulunduğu bölgelerden hızlı bir şekilde çekilmişti. Orta Doğu da bunlardan birisiydi. Suriye bir taraftan Soğuk Savaş sonrası döneme intibak sağlamaya çalışırken diğer taraftan en yakın müttefikini kaybetmemek için çaba harcıyordu. Rusya-Suriye ilişkilerinde esas canlanma dönemi V. Putin’in Rusya’da iktidara gelmesiyle oldu. Putin ile birlikte toparlanma dönemine giren Rus dış politikası, Sovyet döneminde ilgi alanına giren ama 1990’larda terk etmek zorunda kaldığı bölgelerle yeniden yakından ilgilenmeye başladı. “Rusya’nın geri dönüşleri” diye adlandırabileceğimiz bu süreçte Orta Doğu’ya yeniden dönüş için geleneksel olarak iyi ilişkilerin olduğu Suriye’den daha uygun bir yer olamazdı.

Ortadoğu’da varlığını göstermesi açısından Rusya yine eski ve çok iyi bildiği yönteme başvurarak Suriye ile ilişkileri sıkılaştırma yolunu seçti:

  • 16 Nisan 2001’de Suriye Dışişleri Bakanı Faruk Şara Moskova’yı ziyaret etti ve Putin ile görüştü.
  • Diplomatik misyonla Orta Doğu ülkelerini ziyaret eden Y. Primakov Mayıs 2001’de Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed’e Putin’in ilişkileri geliştirme mesajını içeren mektubunu ulaştırdı.
  • Temmuz 2003’te RF Dışişleri Bakanı İ. İvanov Şam’ı ziyaretinde ilişkileri yeniden canlandırma isteklerini iletti ve Suriye Devlet Başkanını Moskova’ya davet etti.
  • Beşar Esed, Ocak 2005’te Rusya’ya dört günlük bir resmi ziyaret gerçekleştirdi. Ziyareti son derece olumlu bir havada geçti. En önemli sonucu Suriye’nin çoğu askeri malzeme alımından kaynaklanan 13,4 milyar dolarlık borcunun büyük bir kısmının Moskova tarafından silinmesi oldu.
  • Suriye bunu karşılıksız bırakmadı. Çeçenistan konusuna başından beri Rusya’nın iç sorunu olarak yaklaşan Suriye yönetimi, Ağustos 2008’de yaşanan Rusya-Gürcistan savaşında da açıkça Rusya’dan yana tavır sergileyerek geleneksel ortağına destek oldu.
  • Medvedev’in 10-11 Mayıs 2010’daki ziyaretiyle ilk kez bir Rus devlet başkanı Suriye’ye resmi temaslarda bulundu ki bu ziyaret ilişkilerin ehemmiyetini ortaya koymak anlamında oldukça önemliydi.

b. İlkesel Kaygılar

Rusya’nın Suriye krizine yaklaşımında tek başına geleneksel olarak bu ülke ile ilişkilerin iyi olması ve ekonomik çıkarlar etkili değildir. Örneğin, Moskova Carnegie Enstitüsü müdürü Dmitriy Trenin Moskova’nın Esed’e verdiği desteğin sadece otoriter rejimlerin birbiriyle dayanışması veya Rusya’nın Suriye’deki ekonomik çıkarlarını koruma düşüncesiyle açıklanamayacağını belirtiyor. Trenin’e göre desteğin arkasında yakın zamanda Libya konusunda edinilen tecrübe, Suriye muhalefeti hakkındaki şüpheler ve Amerika’nın tezlerine duyulan kuşkucu yaklaşım etkilidir.(3)

Rusya bütün gücüyle Esed rejiminin düşmemesine çalışmaktadır. Bu politikayı izlerken sık sık Suriye’deki rejimden ya da özel olarak Esed’den yana olmadığını, ülkede şiddetin yayılmasını ve dışarıdan müdahaleyi engellemeye çalıştığını belirtmektedir. Ancak, Rusya’nın bu çabaları ülkedeki çatışmaları durdurmuyor. Üstelik Rusya’nın “şahinlere” karşı oynadığı “barış güvercini” rolünün içtenliği ve objektifliği hakkında şüpheler doğuyor. Rusya ilk olarak BM’nin kurallarına göre, ülkelerin toprak bütünlüğüne saygı ve içişlerine karışmama ilkesine atıfta bulunuyor. Libya konusunda izlenen politikadan dolayı Batı’ya güven duymuyor. Diğer taraftan, dışarıdan müdahaleye karşı barışı koruyucu ve Batı’yı engelleyici pozisyonunun Batılı olmayan birçok ülke tarafından destekleneceğini, böylece karşı bir blok oluşturabileceğini umuyor. En önemlisi, Suriye krizi Rusya açısından kendisi olmadan sorunun çözülemeyeceğini uluslararası kamuoyuna gösteren tek uluslararası sorun olmasından dolayı da önemlidir. Bu yüzden Rus yönetici eliti krizin ülkenin uluslararası arenadaki ağırlığını gösterme fırsatı verdiğini düşünüyor. (4)

c. Jeopolitik Endişeler

Rus yönetici elitinin algılamasına göre, aslında Orta Doğu’da yaşananlar oldukça anlaşılır. Bu anlayışa göre, Washington eski müttefiki Mübarek’i Mısır’daki nüfuzunu korumak için kenara atmıştır. Libya’da petrol anlaşmalarını korumak için savaş başlatmışlardır. ABD donanmasının 5. Filosu orada olduğu için, Suudi Arabistan’ın Bahreyn’deki olaylara karışmasına göz yummuşlardır. Şimdi ise ABD, İran’ın Arap dünyasındaki yegâne ortağı olan Esed’i devirmeye çalışmaktadır. Savaş arzu edilmeyen bir şeydir çünkü ABD ile İran arasındaki bir savaş Kuzey Kafkasya ve Orta Asya bölgelerinde istikrarsızlığa sebep olabilir. (5) Rusya, Suriye’de durum kontrolden çıkarsa bunun parçalanmış bir Suriye’ye ve arkasından bütün Orta Doğu’yu saran bir krize yol açacağını düşünmektedir. Arkasına Batı’nın da desteğini alan Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerden oluşan Sünni bloğun karşısında, RF Suriye ve İran’ın oluşturduğu Şii bloğu destekleyerek denge oluşturmaya çalışmaktadır. Orta Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nden Yu. B. Şeglovin’e göre Esed rejiminin sona ermesi bölgede Sünni-Şii dengesini Şiiler aleyhine daha fazla bozacaktır. Bu denge bölgede istikrarın garantisidir ve Batı’nın bölgede hayati jeopolitik kararlar alınmasında tekel haline gelmesinin önündeki engeldir. (6) Suriye düşerse sıra İran’a gelecek ve Orta Doğu’da dengeler tamamıyla bozulacaktır. Bu ise Rusya’nın Orta Doğu bölgesinde işinin daha da zorlaşacağı anlamına gelecektir. Sanki Rusya ve ABD Şam’a kimin hâkim olacağına dair gizlice son kapışmaya hazırlanmaktadırlar. (7) Ayrıca, Rusya Orta Doğu’da elinde kalan son ortağı Suriye’yi kaybederse Orta Doğu barış sürecinin dışında kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

d. Silah Ticareti

Rusya’nın Suriye konusunda izlediği politikanın arkasındaki sebeplerden bir diğeri de, Suriye’nin Rus silah sanayii için önemli bir pazar olmasından kaynaklanmaktadır. Suriye ile Rusya arasındaki silah ticareti 1956 yılında başlamıştır. 2000 yılına kadar Rusya Suriye’ye yaklaşık 26 milyar dolarlık silah satışı yapmış ve Suriye ordusunun silahlarının %90’ını Sovyet ve Rusya ürünleri oluşturmuştur. (8) Rusya-Suriye konusunda gerileyen askeri-teknik ilişkiler 1994 ve 1996 yıllarında imzalanan anlaşmalarla yeniden canlandırılmaya başlanmıştır. 1991-2002 yılları arasında Rusya Orta Doğu ülkelerine 9,1 milyar dolarlık silah satmıştır. Bunun 1,2 milyar dolarını (%13) Suriye almıştır ki bu Suriye’nin anılan dönemde aldığı tutarın %55’idir. (9)  2005 yılında yapılan borç silinmesinin arkasında Rusya’nın Suriye’ye gerçekleştirmeyi düşündüğü yeni silah satım anlaşmaları vardı. (10) Nitekim Rusya 2007-2010 yılları arasında Suriye ile 4,7 milyar dolarlık silah satış anlaşması imzalamıştır. (11)

Suriye açısından değerlendirildiğinde, subaylarına hala Rus uzmanlar tarafından eğitim verilen ordusunun büyük bir kısmı Sovyet Rusya yapımı silahlardan oluştuğundan, Rusya en büyük silah temin kaynağı olmaya devam etmektedir. Rusya açısından bakıldığında, Suriye silah sanayisi için oldukça önemli bir pazardır. Rusya aynı zamanda, Suriye ordusuna verilen askeri eğitim yoluyla rejimin en önemli dayanağı olan orduyu yakından izleyebilme imkânına sahiptir. Suriye’nin muhtemel bir askeri operasyon sonrasında, aynen Libya gibi, silah alımı konusunda yönünü Rusya’dan Batı ülkelerine çevirmesi Rusya açısından hem büyük bir pazar kaybı hem de prestij kaybı anlamına gelecektir.

e. Ekonomik Çıkarlar

Rusya’nın Orta Doğu’da karşısına çıkan en büyük zorluk bölgede ekonomik olarak varlık gösterememesidir. 1991 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 1 milyar dolar civarında iken, 1993 yılında bu 88 milyon dolara kadar inmişti. (12) 15 Nisan 1993 tarihinde iki ülke ilişkilerini eski düzeyine çıkarmak amacıyla ticari, ekonomik ve teknik alanlarda işbirliğine dair hükümetler arası protokol imzalandı. Suriye’nin borcu iki ülke arasında uzun süre sorun oldu. 6 Temmuz 1999’da Hafız Esed Moskova’yı ziyaret etti. Suriye’nin borcu konusu, Rusya Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı ile Maliye Bakanlığı’nı karşı karşıya getirdi. Sonuçta borcun önemli bir kısmının silinmesi genel olarak ikili ilişkilere, özel olarak ticari-ekonomik ilişkilerine yaradı.

2008 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 1,5 milyar dolara kadar çıkmıştı.(13) Büyük Rus şirketleri Suriye pazarında özellikle enerji sektöründe faaliyet göstermekteler. Silah ticareti de içinde olmakla birlikte, genel anlamda Rusya-Suriye ticari/ekonomik ilişkilerinin muhtemel bir uluslararası operasyon veya gelişen olayların sonrasında zarar göreceği ve pazardan uzaklaştırılacağı endişesi Moskova’yı Suriye yönetimi yanlısı politika izlemeye zorlayan sebeplerden birisidir. Bir zamanlar çok yakın ilişkilere sahip olduğu bir başka Orta Doğu ülkesi Irak’tan 2. Körfez Savaşı sonrası Rus şirketlerinin pazar payı alamaması hala Rusya’nın hafızasından silinmiş değildir. Mısır’daki olaylar sırasında tarafsız bir politika izleyen, Libya konusunda BM’de yapılan oylamada veto yerine çekimser kalmayı tercih eden Rusya bundan oldukça zararlı çıkmıştır. Libya ile ulaşım, silah ticareti ve enerji yatırımları gibi birçok alanda yürütülen projeleri kaybetmiştir. Aynen Irak pazarında olduğu gibi Libya pazarından da dışlanmış olan Rusya aynı şeyi Suriye’de yaşamaya kesinlikle razı değildir.

f. Tartus Limanı

Rusya açısından Suriye’yi önemli kılan sebeplerden birisi de Tartus limanıdır. Suriye’deki karışıklıkların artması ve olası bir rejim değişikliği sonrasında Tartus’un statüsünün ne olacağı belirsizdir. Tartus, Rusya açısından birçok bakımdan önemlidir. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin Vietnam, Küba, Mısır ve Suriye gibi dünyanın çeşitli yerlerinde deniz üsleri bulunmaktaydı. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra çeşitli ekonomik ve politik sorunlar yaşayan Rusya Federasyonu bu üsleri finansman yetersizliği ve ihtiyacının kalmaması gibi bazı sebeplerle kapatmak zorunda kaldı. Günümüzde Rusya’nın kontrolünde iki uzak deniz üssü bulunuyor. Bunlardan ilki Rusya’nın Ukrayna’dan 2042 yılına kadar kiraladığı tam donanımlı Sivastopol üssüdür. Bu üssü hâlihazırda Rusya’nın Karadeniz Donanması kullanıyor. İkincisi ise 1971 yılında SSCB ile Suriye arasında imzalanan anlaşma ile Rusya’nın kullanımına verilen Suriye’nin Tartus Limanı’ndaki lojistik ve bakım üssüdür. Tartus Suriye’nin Lazkiye’den sonra ikinci büyük ve önemli limanıdır. Rusya bu limanın kullanımı konusunda Suriye hükümeti ile 2005 yılında yeni bir anlaşma imzalamış ve uzunca bir süre daha burayı kullanmayı garanti altına almıştır. Suriye’nin burayı tekrar Rusya’nın kullanımına açmasında Rusya’nın Suriye’den alacaklarının %70’inden vazgeçmesi büyük rol oynamıştır.

Tartus üssü esasen Rusya’nın Karadeniz Donanmasına bağlı bir üstür. Akdeniz, Aden Körfezi ve Hint Okyanusu’nda görev yapan Rus savaş gemilerine tamir-bakım, depolama, ikmal gibi lojistik hizmetler vermektedir. Aslında tam anlamıyla askeri bir deniz üssü sayılmaz. Kullanılabilirliği de tartışılmaktadır. Ancak, limanın önemli bir özelliği Suriye’nin diğer bölgeleri ile demiryolu ve karayolu bağlantılarına sahip olmasıdır. Bu açıdan Rusya için oldukça önemlidir. Rusya 2009 yılından beri burayı yenileme ve liman derinliğini artırma faaliyetleri yürütüyor. Akdeniz’de gövde gösterisi yapmak isteyen Rusya, zaman zaman buraya savaş gemilerini de göndermektedir.

Kimi zaman Tartus’un Rusya açısından çok önemli olmadığı ya da limanın kullanışsız olduğu gibi görüşler ileri sürülse de gerçekte limanın Rusya açısından önemi tahmin edilenden daha fazladır. Sivastopol üssünün özel durumu dikkate alınmazsa, Tartus şu anda Rusya’nın ülke topraklarının dışındaki tek askeri amaçlı deniz üssüdür. Rusya Tartus üssü sayesinde Akdeniz’de ve dünya denizlerinde boy göstermeye devam edebilmektedir. Rusya bu üs sayesinde Akdeniz’deki diğer önemli deniz güçlerine varlığını hissettirmekte ve Akdeniz’deki büyük güçlerden birisi olduğunu dünyaya göstermektedir. Bu üs ayrıca Rusya’ya nostaljik olarak bir zamanlar süper güç olduğu dönemleri hatırlatıyor ve “büyük güç sendromu” yaşamasına katkı yapıyor.

Rusya kendi tehdit değerlendirmesi içinde ulusal güvenliğini Akdeniz’den itibaren kademeli olarak tesis etmeyi planlamaktadır. (14) Bunun için de mutlaka Akdeniz’de varlık göstermesi gerektiğini değerlendirmektedir. Rusya Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Oramiral Vladimir Masorin’in 2007 yılı Ağustos ayında Rusya’nın Akdeniz’de kalıcı varlığının olması gerektiğini ifade etmesi buna işaret etmektedir. Masorin, Sivastopol kentindeki Rus filosunu ziyaretinde Rusya’nın İnterfaks ajansına yaptığı açıklamada, “Karadeniz Filosu için Akdeniz çok büyük bir stratejik öneme sahip” açıklamasını yapmıştı.(15) İlk başkanlık döneminde Putin stratejik sebeplerle Vietnam ve Küba’daki üsleri kapatmıştı. Putin ikinci başkanlık döneminden itibaren Rus donanmasına ağırlık vermeye başladı. Putin’in üçüncü başkanlık döneminde Rusya şimdilerde Küba, Vietnam ve Seyşel adalarıyla üs görüşmeleri yapıyor. Bu konuda ilk elden açıklamayı Rusya Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Viktor Çirkov yakın zamanda yaptı. Çirkov açık bir şekilde Tartus’u bırakmayacaklarını ve bu limandaki varlıklarını devam ettireceklerini söyledi. Çirkov’a göre, Tartus limanı Rus savaş gemilerinin Akdeniz, Aden Körfezi ve Hint Okyanusu’ndaki faaliyetleri için önemlidir.(16)

g. Güvenlik Endişesi 

Rusya’nın Suriye’deki gelişmelere kayıtsız kalmamasının arkasında yatan sebeplerden birisi de “Arap Baharı”nın etkilerinin Rusya’ya da sıçrayabileceği endişesidir. Bu yüzden Rusya Orta Doğu’daki gelişmeleri dikkatle takip etmektedir. Putin’i üçüncü kez iktidara taşıyan seçimlerden önce ve sonra önemli şehirlerde muhalif grupların protesto gösterileri ve mitingleri Rusya’nın bu konudaki endişelerini artırmıştır. Rusya açısından bakıldığında Arap Baharı ruhunun Kuzey Kafkasya, Volga boyları ve Sibirya üzerinden merkeze doğru sıçraması istenilmeyen bir gelişme olacaktır.

Rusya açısından Suriye’deki rejimin niteliğiyle ilgili bir sorun bulunmamaktadır. Suriye gibi bir ülke düşünüldüğünde mevcut durum Moskova için en kabul edilebilir seçenektir. Moskova, mevcut rejimin devrilmesinden sonra iktidarın Müslüman Kardeşler gibi grupların eline geçmesi ihtimalini düşünmek bile istememektedir. Böyle bir ihtimalin gerçeğe dönüşmesi durumunda, bu durumun kendi bünyesindeki Müslüman nüfus üzerinde olumsuz etki doğuracağından endişelenmektedir. Rusya Stratejik Araştırma Enstitüsü Başkanı Leonid Reşetnikov’a göre bu tehlike oldukça ciddidir.(17) Öyle ki, Moskova bu endişesinden dolayı Suriye’deki olaylardan kaçarak tarihi vatanları olan Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerine gitmek isteyen ve bu isteklerini Rus makamlarına yüksek sesle dile getiren çoğunluğu Çerkez olmak üzere binlerce Kafkas asıllı Müslüman Suriye vatandaşının isteklerini duymazlıktan gelmekte ve bu konuda ciddi bir çaba göstermemektedir.(18) Ermenistan’ın bile Suriye’deki Ermenileri uçaklarla Ermenistan’a götürmesi düşünüldüğünde Rusya’nın bu konudaki suskunluğu oldukça dikkat çekicidir.(19)

h. Sosyo-Kültürel 

Suriye’de Rusça bilen ve Rusya’yı tanıyan sayıları on binleri bulan bir nüfus bulunmaktadır. Bunların çoğunluğunu Sovyetler Birliği veya Rusya Federasyonu’nda öğrenim görmüş kişiler oluşturmaktadır. Bunlardan yaklaşık 8 bin kadarı Rusya vatandaşlarıyla ortak evlilik yapmışlardır. Diğer taraftan, Sovyet döneminde Suriye ile kurulan yakın ilişkilerden dolayı Rusya kamuoyunda Suriye’ye sempati ile bakılmaktadır. Diğer taraftan, “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla sadece Batı ve ABD ile yaşadığı sorunlardan dolayı Suriye’ye sempati ile bakanlar da vardır. Ayrıca, Rus basını Suriye’deki olaylar konusunda yeterince tarafsız ve doyurucu bilgiler vermemektedir. Bu yüzden Rus kamuoyu Suriye’de ne olup bittiği konusunda yeterince bilgi sahibi değildir. Rus kamuoyu krize Batıdan destek alan radikal isyancılar ve teröristler ile ülkenin bütünlüğünü korumaya çalışan merkezi hükümetin mücadelesi olarak bakmakta ve bu yüzden zaman zaman Çeçenistan sorunuyla benzerlikler kurmaktadır.

Rus kamuoyu, Suriye meselesine hükümetin ve basının bildirdiği kadar ve oldukça duygusal yaklaşmaktadır. Bunun örnekleri oldukça çok sayılabilir. 23 Mart 2011’de, olayların başlamasından hemen sonra Moskova’da “Rusya-Suriye Dostluk Derneği” kurulmuştur. 2011 yılı baharında Suriye’de Rusya Kültür Günleri, sonbaharda ise Rusya’da Suriye Kültür Günleri etkinlikleri yapılmıştır. (20) Yine Mart ayında Rusya Ortodoks Kilisesi Patriği Kril Şam’a dört günlük bir ziyaret gerçekleştirmiştir. (21) 19 Ekim 2012’de Moskova’da ABD Büyükelçiliğinin tam karşısında bazı kuruluşlar tarafından organize edilen “Suriye Halkıyla Dayanışma Uluslararası Günü” mitingi yapılmıştır. (22) Bu tür mitingler Saransk ve Rostov gibi şehirlerde 20 Ekim’de devam etmiştir. Sosyal paylaşım sitelerinde Suriye hükümetini destekleyen sayfalar açılmaktadır. (23) Basın organlarında Suriye liderinin ülkesini terk edip Moskova’ya kaçacağına ve Rusya’nın da kendisine sığınma hakkı vereceğine dair haberler de yayımlanmıştır. (24)  Moskova’nın Sokolniki parkında 28 Nisan 2012 tarihinde “Rusya-Suriye Dostluk Yolu” açılmıştır. Açılışa katılan “Kaddafi ve Onun Halkı İçin” (25) hareketinin koordinatörü Libya’yı mahvedenlerin şimdi Suriye’ye yöneldiklerini, Suriye’nin bundan zaferle çıkacağını, Rus halkının yanlarında olduğunu ve yakında aynı şekilde bir yürüyüş yolunu Şam’da da açmak istediklerini belirten bir konuşma yapmıştır. (26) Bu tür yaklaşımları Libya ya da Suriye konusunda hassasiyetten çok, Batı ve ABD karşıtlığının motive ettiği ifade edilebilir.

6-Değerlendirme 

Rusya yukarıdaki saydığımız sebeplerden hareketle Esed rejimini desteklemeye devam etmektedir. Ancak, bu politika aynı zamanda kendisi açısından bazı handikapları olan bir politikadır Dünyada kendi halkıyla mücadele eden, savaşan hiçbir güç şimdiye kadar başarılı olamamıştır. Şiddet yoluyla halklarını yola getirmeye çalışan baskıcı rejimlerin hepsi tarihe karışmıştır. Suriye’de de Esed rejimini aynı akıbet beklemektedir. Ancak Rusya eski alışkanlıklarından sıyrılamadığı için Suriye’de adım adım başarısızlığa doğru gitmektedir. Her durum şu anda Rusya açısından kayıp hanesine yazılabilir. Gittikçe artan şiddetin dozuyla birlikte Esed rejimi daha fazla marjinalleşmekte ve dünya tarafından dışlanmaktadır. Zamanı ne zaman kestirilemese bile Esed’in iktidardan uzaklaşması artık zaman meselesi olarak görülmektedir. İyimser senaryolara göre, belki rejim de Esed ile birlikte tarihe karışabilir ve yeni bir Suriye kurulabilir. Esed rejimi yıkılırsa yerine kurulan yeni rejim eski rejimi ne pahasına olursa olsun destekleyen Rusya ile ilişkilerini mutlaka gözden geçirecektir. Esed rejimi yıkılmazsa Rusya böyle kanlı bir rejimin yegâne destekçisi olarak görüleceğinden olumsuz imaja sahip olacaktır. Bu yüzden, Esed’in Rusya’ya sığınacağı söylentileri yayıldığında Moskova Carnegie Enstitüsü’nden uzman Aleksey Malaşenko bu durumun hem Esed hem Rusya için uygun olacağını belirtmişti. Malaşenko’ya göre böylece hem Esed Kaddafi’nin durumuna düşmez, Rusya ise politik yüzünü muhafaza edebilmek için son bir şansa sahip olabilirdi. (27)

Suriye’nin geleceği hakkındaki kötümser senaryolar parçalanma, şiddetli bir iç savaş ve mezhep kavgalarına işaret etmektedir. Her iki durum da Rusya açısından kayıp anlamına gelecektir. Rejimi ne pahasına olursa olsun destekleyen Moskova daha şimdiden İslam dünyasının ekseriyetini oluşturan Sünni çoğunluklu devletlerden tepki görmektedir. Lübnan ve Arap ülkelerinin çoğunluğu Esed karşıtıdır. Hâlbuki Rusya 2000’li yıllarda genelde İslam dünyası, özelde ise Orta Doğu Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmek için çaba harcıyor ve bu politikasında iyi neticeler de alıyordu. Suriye krizi şimdi bunları tersine çevirme potansiyeline sahiptir.

Diğer taraftan, kötü senaryoların gündeme gelmesi uluslararası müdahaleye yol açabilir ki bu durum Rusya’yı baştan beri karşı olduğu dış müdahale gerçeğiyle yüz yüze getirir. Çünkü veto kozunu oynayarak sorunun çözümü için çaba harcanan BM’yi kilitleyen Rusya kendi eliyle BM dışında askeri müdahale seçeneğini savunanların elini güçlendirme tuzağına düşebilir. Böyle bir durumda ise gelişmelere etki etme şansını kaybedecektir. Hâlbuki böyle bir yola gitmek yerine krizin daha başında Esed rejimine baskı yapma ve reformlara gitme yolunu seçseydi veto ederek yaptığından daha fazla yardımı Esed yönetimine sağlayabilirdi. Ama Rusya hala sorunları “sert güç” ile halletmeyi seviyor ve rekabeti tercih ediyor.(28) Tersini yapsaydı uluslararası arenada Rus diplomasinin ağırlığı hissedilecek, dünya kamuoyunun gözünde prestijini artıracak ve Orta Doğu’daki gücünü perçinleyecekti. Bir anlamda Rusya en zor ve riskli olan yolu tercih etti. Sonuna kadar en iyi bildiği bu yöntemle desteğini gösterecek ama umduğunu elde edememe durumuna düştüğünü anlarsa sağlam güvenceler verilmesi ve daha büyük bir kazanç sunulması halinde politikasında yumuşamaya gidecektir.

TÜRKİYE NE YAPMALI ?

  1. Türkiye ve İslam Ülkelerinin Alimleri, çok daha geç olmadan bir araya gelmeli ve yeni küfür düzeninin muhtemel planlarını akim bırakmalıdır. İran ikna edilemezse, sünni İslam Ülkeleri ile mutlaka ittifak etmeli; Çin ve Japonya gibi ülkelerle karşılıklı menfaat dayanışması ile ile yalnızlıktan kurtulmalıdır.
  2. Türkiye, içerdeki kutuplaşmaları nötralize edecek politikalar uygularken, bir taraftan da doğu ve güneydoğu bölgesindeki iç tehditleri ve sınırlarını güç kullanarak kayıtsız – şartsız koruma kararlılığını göstermelidir.
  3. Şüphesiz, ALLAH (C.C.)’ın da bir Planı var. Müslümanlar olarak ihlaslı olursak, Allah bizimledir İnşallah..

Araştıran ve Yazan:

Ali COŞAR – ASSAM ve ASDER Ynt. Krl. Bşk. Yrd. (17.10.2015)

 

Kaynaklar:

[1] http://mehmetardicc.blogcu.com/hakimiyet-teorileri/13178512

[2] http://www.kitapstore.com/urun/150501/kitap/21-asir/prof-dr-ramazan-ozey/merkezi-turk-hakimiyeti-teorisi/

[3]  http://proje.akdeniz.edu.tr/mcri/cedrus/3-2015/CDR_Jun2015_351to367.pdf

[4] http://www.nedirvikipedi.com/rusya-federasyonu/

[5] http://www.bilgiduragi.com/konu/rusyanin-sicak-denizlere-inme-politikasinin-osmanli-devletine-etkileri-kisaca.2520/

[6] http://proje.akdeniz.edu.tr/mcri/cedrus/3-2015/CDR_Jun2015_351to367.pdf  

[7] http://politikaakademisi.org/sscb-sonrasi-rusyanin-gucu/ Murat ÇİÇEK/UPA Eskişehir Anadolu Üniversitesi Temsilcisi

[8]  http://www.turktime.com/haber/Rus-Donanmasi-Yeniden-Akdeniz-e-Iniyor-/32173

[9] http://www.uiportal.net/rusyanin-suriye-politikasi-ve-turkiye-rusya-iliskileri.html Yazar: Fatih ÖZBAY 03 Aralık 2012

[10] http://www.uiportal.net/rusyanin-suriye-politikasi-ve-turkiye-rusya-iliskileri.html

Okunma 198 defa Son Düzenlenme Perşembe, 28 Nisan 2022 11:02
Yorum eklemek için giriş yapın