Pazartesi, 06 Eylül 2021 09:44

Müslümanlar Bir Millettir

Yazan
Öğeyi Oyla
(3 oy)

İslam toplumlarının “ümmet” olma vasfını çoktan yitirdiği ve “ulus-devlet” hatta “kabile-devlet” biçiminde küçücük ünitelere ayrıldığı bir dönemde, kuşku yok ki, “Müslüman ümmetin yeniden inşa ve ihyası, kaçınılmaz bir görev olarak önümüzde durmaktadır”[i] Ümmetin yeniden diriltilmesi ya da oluşturulması hedefine ulaşmada öncelik, Müslümanların “ümmet bilincini kazanmaları” ve “etnik, coğrafi ya da linguistik” temele dayalı ulus-kimliklerinin dar kalıplarını kırmalarıdır. [ii]

Her ne kadar İslamiyet-i, biz bir din olarak tanımlamaya eğilimliysek de, Peygamberin onu daha çok bir “millet” olarak tanımlamış olması muhtemeldir “İslamiyet bir millet” olarak kavramlaştırılmıştır. [iii]

İslamiyet yalnız bir inanç ve ibadet olarak değil, bir kimlik aracı olarak da sosyal-içtimai yaşam içinde, muamelatı ile bir hayat nizamıdır.

Din-i İslam’ın en iptidai esasına vukuf peyda eden herkes tasdik eder ki “İslamiyet in herhangi bir ırk, millet, renk ve memleket hakkında hududu yoktur”. [iv]

Müslümanların mevcut hastalığı, kendi istedikleri gibi bir Müslümanlığı benimsemeleri, tefrikaya dalmalarıdır. Tedavisi ise Allah’ın istediği üzere bir Müslümanlığa, birliğe, ittihad-ı İslama doğru yönelmeleridir. İslam birliği ve buna bağlı diriliş sadece Müslümanlar için değil bütün insanlık için büyük faydalar sağlayacaktır. [v]

Geçen yüzyılda Osmanlı Devleti; İslam dünyasını müdafaa maksadıyla, Hıristiyan ve sömürgeci Avrupa devletlerinin saldırılarına maruz kalmıştır. Bu dönem İslam dünyasını korumak için siyasi ve askeri alanlarda mücadeleyle geçmişti. Kısaca “Geçen asrın tamamında İslam [Osmanlı] devleti dahili ve harici harplerle meşgul olmuştur. [vi]

Avrupa devletleri ilk önce kendi ülkelerinde ve sömürgelerinde yapamadıkları ıslahatı Osmanlı Devleti’nden talep ettiler. Osmanlı Devleti’ne “İdare-i mutlakıyetten uzaklaşıp meşruti idarenin” gelmesini teşvik ettiler. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra da birçok Osmanlı toprağında karışıklıkların çıkmasını teşvik ettiler; gayrimüslimlerin eşitliğini istediler, bu düzenlemeyi yapınca gayrimüslim Hıristiyan unsurlar arasındaki ayrılıkçı teşebbüsler daha fazla arttı. Osmanlılar Hicaz bölgesine ve Araplara hususi bir itina göstermelerine rağmen karşılarına hilafet iddiasıyla Şerif Hüseyin çıkarıldı. [vii]

İngiltere ve Fransa’nın harp içinde Osmanlı hilafetine yüklenmelerinin ve doğru olmayan birçok iddiada bulunmalarının bir sebebi de Osmanlı Devleti’nin Almanya ile girdiği ittifaktır. Almanya ve onun imparatoru ile Osmanlı Devleti’nin yaptıkları ittifak Müslümanlara kötü ve tehlikeli gösterilerek bu yolla hilafetle olan bağları zayıflatılmak istenmektedir. [viii]

Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında harbe katılmasından ileri derecede rahatsız olan İngiltere’nin desteğinde ve hilafet talebiyle ortaya çıkan Şerif Hüseyin isyanı bu dönemin en önemli meselesidir. [ix]

Osmanlı hilafeti lehinde tavır alan müellifler, açık veya örtük olarak bu harekete karşı çıkarken Şerif Hüseyin ve Fas sultanıyla irtibatlı olarak “Halifenin Kureyş soyundan olması’’ gerektiğini ileri sürdüler. Batılı müellifler Osmanlı hilafetini başlangıcından itibaren gayrimeşru hale getirmek için hem Yavuz Selim’in hilafeti devralması hem de Osmanlı sultanlarının Kureyşli olmaması meselesini gündeme getirdiler. [x]

İngilizlerin, bilahare Fransızların gündeme getirdiği halifenin Kureyş kabilesinden olması gerektiği, bu sebepten de Osmanlı hilafetinin hakiki hilafet olmadığı tezlerini hadisler zikrederek hilafetin Kureyş’e ait olmasını ilan ederek, Müslümanları idareleri altına almaya çalıştılar. [xi]

Bu hususta Avrupalıların propagandalarına aldanmak en büyük gaflettir. Çünkü Avrupalılar Osmanlı’ya İslam’ın bayraktarı olmaları ve Avrupa’nın kalbine kadar nüfuz etmeleri sebebiyle diğer İslam devletleri­ne olduklarından çok daha fazla düşmandırlar. [xii]

Bundan dolayıdır ki Kuzey Afrika’da sömürgeleri ve siyasi hesapları olan Fransa ve İtalya'nın daha önceki dönemlerde rastlayamayacağımız ölçüde hilafet meseleleriyle doğrudan ilgilenmelerine ve bu sahada yayınlar neşretmelerine de yol açmıştır.[xiii]

Önce Cezayir, daha sonra Tunus, Mısır, Uzak Mağrip (El-Mağribü’l-Aksa), Trablusgarp ve Bingazi’yi işgalle başladılar. Daha sonra açıkça Hindistan’ı istila ettiler. Afrika ve İran memleketlerini ve diğerlerini parçaladılar. Son olarak dörtlü Balkan ittifakını gerçekleştirdiler ve bütün güçleriyle buna yardım ettiler. Neredeyse Osmanlı devletini yıkıp İstanbul’a hâkim olacaklardı. [xiv]

1. Cihan Harbi şartlarının ve Şerif Hüseyin'in başını çektiği Arap isyanı, Arap hilafet hareketi ile İslam birliğini parçaladı. [xv]

Bunlar ve diğer unsurlar Müslümanlar arasında hem itikat hem de fiili olarak bu türden iddialarda bulunarak, İslam dünyasını hilafet merkezi, İstanbul’dan koparmaya çalışmak ve sömürgeleştirme fırsatlarını artırmaktan başka bir şey değildir. [xvi]

Böylece 1.cihan harbinden sonra kurulan Cemiyet-i Akvama (Birleşmiş Milletler) üye ülkeler Osmanlı devletini, ekseriyet itibariyle Müslüman olan Arnavutluk, bütün Trakya, Trablusgarp, Mısır, Tunus, Kırım ve Rusya tarafından cebren alınan İslam beldelerinden ayırmaktadırlar. Böyle yaparak Müslümanlar arasında ırk meselesi olmadığı halde İslam dünyasında “milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı” ilkesine vurgu yapılarak Araplarla Türkleri ayrı millet olarak tefrik etme gayretine girmişlerdir. [xvii]

Siyasi açıdan bakıldığında da Osmanlı hilafeti dışında bir hilafet mümkün değildir. Çünkü Avrupa devletleri nezdinde meşru olarak kabul edilen ve onlarla mücadele edebilecek tek devlet Osmanlı Devletidir. Müslüman ülkeler nezdinde en itibarlı olan, nüfusça fazla, uluslararası bilgi ve tecrübe sahibi, asrın ruhuyla irtibata geçmiş devlettir Osmanlı. [xviii]

Herhangi bir millet, kendinden önce hüküm sürenlerin elinden yönetimi aldıktan sonra nimet ve saadeti artar. [xix]

350 milyon Müslümanın son dönemlerde sömürgeleştirilme, esaret, haklarının gaspı, hürriyetlerinin ellerinden alınması gibi bir sürü felaket ve elim hadiselerle karşı karşıya kaldığına, ama o gün için artık bir silkinme, uyanış ve diriliş devrinin başladığına işaret edilir. [xx]

İslam birliğinin ana temelleri, öncelikle Müslümanların tek bir Allah’a inanmaları, yüce ahlaki değerleri özümsemeleri, bütün peygamberleri tasdik etmeleridir. “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın” ayeti gereği her Müslümanın “İslam halifesine itaat ile bayrağı altında bulunmasının farz olduğu” gerçeği, İslam birliği anlayışının vazgeçilmez bir unsurudur. [xxi]

 

SONUÇ

Bugün, Türkiye eski büyüklüğünü kaybetmiş vaziyettedir. Ancak, hala en önemli ve en saygılı Müslüman güç olmaya devam etmektedir. Coğrafi konumu, batı ile olan doğrudan ilişkileri, ileri medeniyeti ve modern araçlara sa­hip oluşu bakımından hala İslam’ın entellektüel, ahlaki, İçtimai ve maddi kalkınmasına hizmet edecek bir vasıta olarak diğer Müslüman ülkeler arasında en iyi duruşa sahip olan ülkedir. İslam dünyasının bütün ümidi ondadır. Kaldı ki bu alemin yeniden dirilişinden çekinen İngiltere’nin, hilafet görevinin Türkiye’nin dışında başka bir hanedana geçmesini istemesi ve bu gaye için giriştiği kampanyalarda başarılı olamayınca Türk gücünü yok etmeye girişmesinin altında yatan belli başlı gerekçelerden biri de budur”[xxii]

Bir nebze dahi Rusların yenilgisini düşünemeyenler bugün hayretler içinde şaşkın şaşkın ortalıklarda dolaşmaktadırlar. ABD ve NATO müttefik kuvvetlerinin Afganistan da yenilgisi onları şaşkın, düşünceleri allak bullak bir halde ortada bırakmıştır. Şimdilerde bundan sonra ne olacak sorusu ile meşguller ve yaratıcıdan yardım isteyen çığlıkları ortalığı inletmektedir.

Kilisenin, Sezar’ın hakkını Sezar’a, tanrının hakkını papazlara devretmesinin üzerinden oldukça zaman geçmişti zira.

Hilafet makamının siyaset ve jeopolitik açıdan ne derece stratejik olduğunun görülmesi günümüz açısından oldukça önemlidir. Ancak konu sadece dünyevi stratejik bir plan, bir oyun kurma meselesi değildir. Hilafet özelde Müslümanların, genel de ise tüm insanlığın kurtuluşu için bir reçetedir.

Hilafetin Osmanlı bakiyesi Türkiye tarafından tekrar hayata geçirilebilir olduğu iddiası milli bir hissiyattan öte pratik bir tecrübeden kaynaklanmaktadır. Kutsal emanetlerin hali hazırda Türkiye’de olması elbette siyasi bir hakkın varlığı açısından önemlidir. Ancak bundan daha önemlisi tarihsel tecrübeyle beraber reel-politik açıdan Türkiye’nin sahip olduğu imkân ve kabiliyetleridir. Hilafetin devreye sokulmasında Türkiye’ye söz vermek milliyetçi duygularımızdan değil mevcut koşulların ve tarihsel arka planın bunu zorunlu kılmasındandır. 

Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması bir yönüyle İslam Medeniyetinin politik anlamda bitirilmesi demekti. Nitekim yıkılma sonrası dünya siyasi tablosuna bakıldığı zaman, Osmanlı’nın egemenliğinden çıkan bölgelerde yaşanan istikrarsızlıklar bunun ispatı niteliğindedir. Osmanlının “devamı” olan Türkiye Cumhuriyeti bunun istisnası olarak görülebilir. Katı modernleşme politikaları, iç siyasi çalkantılar, darbe dönemleri, terör ve diğer güvenlik sorunları, ekonomik bunalımlar, vb. krizlere rağmen Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı bakiyesi olarak bekasını sürdürebildi.

Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte yeni fırsat ve risklerle karşı karşıya olan Türkiye 2000 yıllarından sonrası dönemde bağımsız dış politika oluşturma konusunda ciddi atılımlar yaptı. Bilhassa Osmanlı hinterlandı ile geliştirilen sıcak ilişkiler Türkiye’nin İslam dünyasıyla olan ilişkileri açısından bir restorasyon dönemi olarak ifade edilebilir.

Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasından sonra, Cumhuriyetin ilanı, akabinde 1924 de halifeliğinde kaldırılması aslında kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin elindeki siyasi gücün, yetkilerinin alınması İslam coğrafyasındaki hüküm ve hakimiyetine de son veriyordu.

Dönemin reel-politik koşulları göz önüne alındığında bu kararın bir mecburiyetten dolayı alınmış olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Birinci cihan harbinin akıbeti belli olduktan sonra Kutsal Emanetlerin Cumhuriyet’in ilanından sonra da bu emanetlerin muhafazası hususunda özen gösterilmesi bir kanıt olmasa dahi bir karine olma özelliği taşımaktadır.

Mevcut iktidar, nasıl ki Ayasofya camini ibadete açtığı gibi, Siyasi kararlılıkla Hilafeti de ilan edebilir. Zira içinden geçilen küresel belirsizlik dönemi açısından da bakıldığında bu hamle Müslümanların kaderini tayin etme açısından da son derece önemlidir. Ülkemizin yapacağı bu stratejik hamle ile yeni bir dünya düzeni oluşacaktır. Hilafetin ilanı ile yapılacak bu stratejik hamle batının (ABD ve AB) saldırılarını ve kuşatmalarını kıracak ve kaldıracak güçtedir.

Dünya jeopolitiğine bakıldığı takdirde Bu siyasi hamleyi yapacak tek Müslüman ülke Türkiye’dir. Hilafetin merkezi İstanbul idi. İstanbul'dan kaldırılan hilafet tekrar İstanbul'dan ayağa kalkmalı yani Siyaseten ilan edilmelidir.

Hilafet in siyaseten ilanı yapılacak stratejik hamle, İslam dünyasının ve dahi başta ülkemizin üzerindeki siyasi, iktisadi, kültürel ve askeri işgalleri, mevcut ve muhtemel izolasyonu kaldıracak güçte bir etki oluşturacaktır. Bu kararı alabilecek yetki ve güç mevcuttur.

İslam Birliğinin sağlanması ile İslam dünyasındaki akan kanın, gözyaşının, işgallerin son bulması için önce halife atanmalıdır, TBMM bu kararı alacak yetki ve sorumluluğa haizdir. 03 Eylül 2021 

 

KAYNAKLAR:

[i] [ii] Noam Chomsky, “Modern Çağda Entellektüellerin Rolü”, Pınar Yayınları, Çev. Selahattin Ayaz, 1994, -İstanbul.

[iii]  Şerif Mardin, “Din ve İdeoloji” İletişim Yayınları, 27. Baskı, 2019, İstanbul.

[iv] [v] [vi] [vii] [viii] [ix] [x] [xi] [xiii] [xiv] [xv] [xvi] [xvii] [xviii] [xix] [xxii] İsmail KARA, “Hilafet Risaleleri II. Meşrutiyet Devri”,4. Cilt, 1.Basım Kurtiş basım, Haziran-2004, İstanbul. 

[xii]  İsmail KARA, “Hilafet Risaleleri Cumhuriyet Devri”, 5.Cilt, Elma basım, Aralık-2005, İstanbul.

[xx] İbn Haldun,“Devlet, Mukaddime 3.Bölümün 4/5/…/50/51.fasılların çev.” Çeviren Osman Arpaçukuru, İlke yayıncılık, 2016, İstanbul.

[xxi] Şerif Mardin, “Türkiye de Din ve Siyaset” İletişim yayınları 129, Baskı 2017, İstanbul.

Son Düzenlenme Pazartesi, 06 Eylül 2021 12:07
Yorum eklemek için giriş yapın