Pazartesi, 02 Kasım 2020 09:28

ŞER’İ-SİYASİ TAAKKÜL SÜRECİ

Yazan Nurullah Yusuf ERGÜR
Öğeyi Oyla
(3 oy)

Şerî-siyasi taakkul” olarak nitelediğimiz bir süreç içerisinde farklı güç odakları devletin gidişatını gözlemlemekte, genellikle hukuki yahut diğer başka sebeplerle azledilmesine karar verilen sultanın yerine alternatif bulunmasıyla başlayan hal‘ süreci fitne meselesinin halledilmesi yani bu yeni kişinin askerî/bürokratik destek bulmasıyla fiiliyata dönüşmekte ve akabinde hal’ işlemi gerçekleşmektedir.” (Kavak, 2019)

Lütfi Sunar, Aydınlanma Dönemi ve sonrası Batılı devlet teorisyenlerinin Doğu’nun siyasi hayatına ait ne varsa patrimonyalizm ve despotizm kavramları üzerine inşa ettikleri bir diyalektikle açıklamaya çalıştıklarını ifade eder. (Sunar, 2018) Bu adeta onların “doğunun güneşine” karşı taktıkları gözlüktür. Bu bakışın 60’lı yıllara kadar Türkiye’de de tartışmasız bir akademik paradigma olduğu söylenir. Bugün dahi yöneltilen eleştirilere rağmen halen hâkim bir anlayıştır. Bunun emarelerini görmenin en kolay yolu ise, henüz ilköğretim tarih derslerini başarıyla geçmiş bir öğrencinin zihnindeki padişah tasavvurunu sormanızdır. Duyduklarımız şüphesiz, Max Weber’in Osmanlı siyasal sistemini nitelemek için kullandığı ve despotizmin Osmanlıdaki tezahürü kabul edilen “sultanizm” kavramının şuur altından yansımaları olacaktır.

Mezkûr kavramların analitik incelemesi yazımızın konusu ve hacmi gereği sunulmayacak olsa da bu kavramların üzerine inşa edilen düşüncenin yaygın nüvesi mutlak itaat, keyfilik, tek bir kişinin uzantısı olan siyasal ve bürokratik örgütlenme, merkezde toplanılıp dağıtılan zenginlik ve sultanın halkın refahından şahsen sorumlu olması gibi somut tespitlerdir. Bu düşünce metodunun nasıl kullanıldığının anlaşılması için de şu tezi örnek vermeyi gerekli buluyorum: Vakıf müessesesi bu despotizmin sonucu oluşmuştur. Bu teze göre vakıflar, mallarının her an müsadere edilebilme ihtimali ile yaşayan ve özel mülk edinemeyen yüksek bürokratların bazen şöhret, bazen hatırlanmak bazen de aile vakıfları vasıtasıyla soylarını refah içinde yaşatmak için gösterdiği reaksiyondur ve övünülecek bir tarafı yoktur. (Sunar, 2018) Peki vakıf kültürü bizim için nedir? Medeniyetimizden sâdır olan ve ihsan üzerine inşa edilen sosyal hayatımızın övündüğümüz bir kurumsallaşmasıdır.

Bu tarz görüşler Batılıların kendinden olmayanı kendinden hareketle tanımlama gayretinin ve seçmeci bir tarih anlayışının sonucudur denilebilir ve birçok yanılgı içermektedir. Bu yanılgılar ise maalesef bu literatürü takip eden akademimiz tarafından yıllarca ve yeteri kadar delil göstermeden sahiplenilmiştir. Bu minvalde üzerinde duracağımız spesifik konu ise “tarih boyunca ehl’ul hal ve’l akdin azlettiği bir devlet başkanına hiç rastlanılmadığı” iddiasıdır. (Yıldız, 2015) Bu iddiayı karşılarken hareket noktamız Doç. Dr. Özgür Kavak hocanın Hal’, İstifa ve İhtilal : İslam Devletlerinde İktidarın El Değiştirmesi Üzerine Bazı Tespitler (bundan sonra “makale”) başlıklı makalesi olacaktır ve meselelerin fıkhı alt yapısı üzerinde durulmayacaktır.

Çağdaş İslam siyaset düşüncesi literatürünün genel tavrı, Dört Halife Dönemi sonrası siyasal hayatı mutlak bir sapma ve ideal olandan uzaklaşma dönemi olarak görüp dâimen güçlü olanın kahren ve meşruiyet kaygısı gütmeksizin iktidarı elinde bulundurduğunu iddia etmektir. (Kavak, 2019) Fıkıh eserlerinde hükümleri koyulan ve idealize edilen sistemin orada hapsolduğu, pratik karşılığının olmadığı hatta aktüel olanın aklîleştirilmesi adına eğilip büküldüğü dile getirilmiştir. Makalenin ana iddiası ise “siyasi-fıkhi hükümleri havi metinlerdeki şeriatın bağlayıcılığı ilkesinin klasik tarih kitaplarına yansıdığı haliyle iktidar değişikliklerinde de merkezi bir konumda bulunduğu ve beyat, hal’, fısk ve fitne gibi kavramların tarihi olaylarda somut yansımalarının yadsınamayacak seviyede olduğudur.” (Kavak, 2019) Makalenin bu iddiasını delillendirirken ki ana metodu iktidar değişikliklerini konu edinmiş klasik tarih kitaplarında aktarılan verilerin anlamını değerlendirmektir. Bu minvalde sunulan istatiksel bir veri başlangıç noktası olarak çok manidardır. Buna göre, alimlerin yaygın kanaati olan kayd-ı hayat şartı ile başa geçmiş halifelerden, temsil gücü yüksek olan 129’u incelendiğinde bunların arasında görevini hayatının sonuna kadar sürdüremeyenlerin sayısı 67 kadardır. Yani bu devlet başkanlarının yarısından fazlası bir şekilde azledilmiş, görevinden el çektirilmiş veya istifa etmiştir. Yine bu incelemeye göre bahsi geçen 67 devlet başkanının da yarısı esas itibariyle liyakatli olmamaları veya şeriata ittiba ilkesine aykırı davrandıkları için yahut bu durumunda tâli veya ateşleyici unsur olduğu siyasi çekişmeler sonucu hayatlarını kaybetmişlerdir. Her hâlükârda prosedürel açıdan bile olsa ilkelere çoğunlukla ittiba edildiği genel kanıdır.

Bu verileri sunduktan sonra makale, azil sebepleri ve usulleri üzerinden bir tasnif yaparak Suyuti, İbnü’l Cevzi, Belâzuri, Makrizi, Taberi ve Naima gibi isimlerin kalburüstü eserlerinden, hal’ fetvalarından ve siyaset düşüncesinin diğer kaynaklarından beslenen misallerle iddiasını desteklemiştir. Her örnek fıkıh kitaplarında çerçevesi çizilen teorinin pratik alanda uygulandığını gösterir niteliktedir. Bu yazıda bahsi geçen tikel örneklere girilmeyecektir. Hem makalenin sonunda 129 halifenin tek tek azil sebeplerinin sunulduğu şablon hem de metin içinde detaylı bahsi geçen 25 civarı halife ve sultanın azil süreci istifadeye açıktır.

Peki neden bu iddialarla taban tabana zıt bir literatür gelişmiştir? Temel problem, klasik tarih kitaplarının külli bir bakış açısıyla incelenmemesi, yer yer niyet okumalarının yapılması veya seçmeci bir tavır sergilenmesidir denilebilir. Mesela seçmeci tavıra örnek olarak şu bahis verilebilir: “Abbasiler döneminde yazılması hasebiyle büyük oranda Emevi halifelerini hedef alan olumsuz değerlendirmeleri içeren tarih kitaplarındaki bilgilerin sıhhati konusunda çağdaş araştırmacıların bir kısmı tarafından bazı şüpheler serdedilse de İslam dünyasına demokratikleşme yolunda istikamet vermeyi ana şiar edinen çağdaş literatür seçmeci bir tavırla bu ve benzeri bilgileri hanedanlık modelini olumsuzlamak amacıyla kullanır”. (Kavak, 2019)

Bu duruma başka bir açıdan da şu şekilde yaklaşılabilir. Aydınlanma sonrası Batılı teorisyenler, siyasal ve sivil hayata dair her şeyi “formel yapılar” üzerinden anlamlandırmaya çalışmışlardır. (Görgün, 2018) Belki de, incelemeye tabi tuttuğu İslam devletlerini de bu perspektiften ele alan teorisyenler, kurumsallaşmamış, hukuki çerçevesi çizilmemiş ama çoğu zaman en az onlar kadar etkili olan devlet aklını, vesayet odaklarını, yumuşak güç unsurlarını veya tümünü içine alan ve makalede işaret edilen “şer’i-siyasi taakkül sürecini” ıskalamıştır. Kimi zamanda tüm kadıları, müderrisleri ve şeyhülislamları “saray beslemesi” olarak yaftalayıp onların reaya nazarındaki itibarından kaynaklanan otoritelerini görmezden gelmişlerdir. Bu minvalde meseleyi güncel olan ile kıyas edip sarihleştirmekte fayda olabilir. Malumumuz, Türkiye’de onlarca yıldır vesayet sistemi konuşuluyor, juristokrasi kimilerine göre hala kurtulunulamamış bir beladır, mevcut iktidarın kültürel iktidara sahip olup olmadığı gündemdedir ve câri düzende sivil toplum örgütü olarak tanımlanması gereken cemaat ve tarikatların bürokrasideki gücü tartışılmaktadır. Küresel ölçekte ele alırsak da devlet dışı uluslararası örgütlerin (NGO) uluslararası hukuk yapımındaki rolü ve yumuşak güç unsuru olarak (soft power) yeri tartışılmaktadır. (Azarova, 2018) Sivile ve siyasala ait her olgunun kurumsallaştığı, mekanik olmayan ve hukukun çerçeveleyip kategorilere ayırmadığı neredeyse hiçbir alanın kalmadığı modern zamanlarda bile bunları konuşuyorsak eğer, herkesin koparabildiği kadarını aldığı (!) dönemlerin siyasasını konuşurken de bu iç dinamikleri göz ardı edemeyiz. Bu iç dinamiklerin bir kesiti olarak da makaleden şu kısmı sunmak isteriz: Şerî-siyasi taakkul” olarak nitelediğimiz bir süreç içerisinde farklı güç odakları devletin gidişatını gözlemlemekte, genellikle hukuki yahut diğer başka sebeplerle azledilmesine karar verilen sultanın yerine alternatif bulunmasıyla başlayan hal‘ süreci fitne meselesinin halledilmesi yani bu yeni kişinin askerî/bürokratik destek bulmasıyla fiiliyata dönüşmekte ve akabinde hal’ işlemi gerçekleşmektedir.” (Kavak, 2019)

Tüm bunlar bize gösteriyor ki, İslam siyaset tarihiyle ilgili bir çok meselenin noktasının koyulduğu fikri terkedilmelidir. Henüz söylenmesi gereken çok söz varken, söylenmiş olanların da yeniden elden geçmesi, hatta bazen haysiyetinin sorgulanması gerekir. İslam siyaset düşüncesi alanı, memur olanların iştiyaklı gayretine muhtaçtır.

Kaynakça

Azarova, V. (2018). Adjudicators, Guardians, and Enforcers: Taking the Role of Non-Governmental Organisations in Customary International Law-Making Seriously. S. Droubi, & J. d'Aspremont içinde, International Organisations, Non-State Actors and the Formation of Customary International Law. Manchester University Press.

Görgün, T. (2018). Bknz. Medeniyet Meselesi - İslam ve Batı İlişkileri Çerçevesinde. İstanbul: Endülüs Yayınları.

Kavak, Ö. (2019). Hal',İstifa ve İhtilal: İslam Devletlerinde İktidarın El Değiştirmesi Üzerine Bazı Tespitler. Dîvân Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi 2019/2, 141-196.

Sunar, L. (2018). Bknz. "Patrimonyalizmin Gölgesinde İslam Siyasal Sisteminin Anlaşılması Sorunu". İslam Siyaset Düşüncesi-Adil Devlet, Erdemli Şehir, Mükellef İnsan (s. 297). içinde Ankara: Nobel-İLEM Kitaplığı.

Yıldız, T. (2015). İslam ve Batı Hukuk Düşüncesinde Devlet Başkanının Azledilmesi Problemi. Journal Of İslamic Research 1, 297.

 

 

Son Düzenlenme Pazartesi, 02 Kasım 2020 09:43
Yorum eklemek için giriş yapın